Dec 16, 2008 Execution
Şöyle bir baktım da, kaşla göz arasında 32 gün geçmiş ve ben hala bloga herhangi bir yazı ekleyememişim. Hoş, bir önceki yazıyla da arada 28 gün var. Elbette boşlamaktan veya ihmal ettiğimden değil. TechoPlus A.Ş. bünyesindeki ilk girişimimizi hayata geçirmek için yoğun -ama bir o kadar keyifli- bir tempo içerisindeyiz ve bu yüzden ciddi bir vakit problemi yaşıyoruz. Girişimin tam da kriz ortamına denk gelmesi elbette negatif gözükse de biz bir o kadar pozitif düşünce dünyasındayız. Bunun da elbette birçok gerekçesi var. Ama özellikle bu blogda teori tarafında “girişime inanç” veya “doğru zamanlama” ile ilgili ahkam kesmek ile “kendi girişimimde doğru zamanlama da bulunabilmiş miyim” konusunu bilfiil test etme imkanını bizzat kendim bulmuş olacağım.
Sonuçta e-ticaret yapıyor olmaktan dolayı online bacağı da olan bir girişim gibi dursa da, aslında tedarik tarafında gerçek hayat yani “offline” bacağı bir hayli yüksek olan bir girişim olacak. Bu hafta içinde e-ticaret sitesini yayınlamaya başlıyor olacağız.
Gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğim. Allah utandırmasın.
Nov 14, 2008 Organizasyon
Herkese iş yaptırabilirsiniz. Yapanlar zaten ya severek ya da sevmeyerek yapacaklardır. Oysa bir koyundan sürekli üç post çıkarabilmek için unutulmaması gereken, çalışanların sadece bedenine değil, aynı zamanda ruhuna da sahip olabilmektir. Bu yüzden sadece işi yaptırabilmeniz, işi sahiplendirebilmeniz anlamına gelmez. Ama eğer işi sahiplendirebilirseniz, zaten işler hakkıyla yapılacaktır.
İnternet dünyasında işi sahiplendirmek istiyorsanız, çalışanın hakkını vermelisiniz. Söylemim “bu hak illa maaş ile verilir” anlamında değil. Çalışanın müesseseye kattığı değere göre -hisse, hisse opsiyonu, prim, ekstra maaş artışı, terfi, takdir gibi- çeşitli havuç ve motivasyon yöntemlerinden anlamlı bir bileşke oluşturmaktan bahsediyorum. Sanki “karşılığını görmeden niye vereyim?” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklısınız -almadan vermek herkese mahsus değil. Bu durumda elde kalan tek seçenek, samimiyetinizi göstererek güven yaratmak olabilir -yani hemen vermeseniz de vaat edersiniz. Eğer daha önce verdiğiniz vaatleri yerine getirdiğiniz ortadaysa zaten sorun olmayacaktır. Ama vaatlerde bulunurken de net olmakta fayda var. Yani “şunu yaparsan veya şu sonucu üretirsen şunu alırsın” diye somutlayarak belirsizliğe yer bırakmamak önemli. Aksi halde sözler havada kalır ve istediğiniz sonucu –ya da sonuç üreten motivasyonu- almakta zorlanabilirsiniz.
Verirken veya vaat ederken de tarzınız çok önemli. Çünkü “bak ben veriyorum, bahşediyorum” gibi tarzlar ters tepebilir, incitebilir. Alan zaten hakederse –o da vakti geldiğinde- alacak. Haketmesi demek sizi istediğiniz yere ulaştırması demek olacağına göre, hakedene bahşedilmez. Nasıl ki hakeden ilerde “ben sana bu zenginliği bahşediyorum, benim sayemde bu kadar zengin oldun” demeyecekse, siz de demeyin. Çünkü şık durmaz ve sahiplendirmez -bilakis uzaklaştırır.
Çalışan “benim işim” diyorsa, bahsederken “kendi işi” gibi bahsediyorsa, artık sekreter veya muhasebeci bile inovatif fikirlerle gelir. İşte inovasyonun ve değişimci kültürün kana karıştığı yer burasıdır. Kurumda herkes inovasyonu solur. Operasyoncu bile yeni bir pazarlama kampanyası önerir. Kimse “benim işim değil” diye yaklaşmaz, kendi kabuğuna çekilmez. Fikir üretmek, açık kapatmak, kampanya kurgulamak, yeni bağlantılar görmek, problemleri çözmek, bugünün işini dünden tamamlamak… Bunlar artık kurumdaki herkesin misyonu haline gelir.
İşi sahiplendirmek için hatalara da başka yaklaşmalıyız. Hata olur, hep olur -olsun zaten. Öğrenelim. Ders alalım. Aynı hataları sürekli tekrarlamadıkça affedelim ki, insanlar yeni birşeyler yapmaktan, üretmekten ve geliştirmekten korkmasın. “Acaba saçma mı olur?” diye görüş söylemekten bile korkmasın. Hatta herkes hatalarla dalga geçmesini bilsin ki, ortam daha toleranslı hale gelsin.
Peki iş sahiplendiren kültürlerde vaktimizin çok önemli kısmı nerede geçer? İş ortamında. Hem de diğer şirketlerden daha fazla. O zaman iş ortamı da eğlenceli olmalı. İnsanlar genelde çok çalışmayı sevmezler. Sevdikleri şeyleri yapmaktan hazzederler. İşi ve iş ortamını keyif alınan ve eğlenilen hale getirebilirseniz; siz kazanırsınız. Çünkü sevilen iş yoğun da olsa, stresli de olsa insanlar eğlenirse haz duyar, tatmin olur. Kimse “Çok çalışıyorum” diye hayıflanmaz. Başkasına değil, kendine çalıştığını bilir. İşte o zaman bir koyundan üç post çıkar.
İşi sahiplenen insan “boşluk” arar. Bulamazsa yaratır. Yeni fikirler üretir, eksikleri söyler; problemi, yanında çözümüyle beraber getirir. Hatta ekip içindeki diğer çalışanlarla veya şirket dışındaki firmalarla yeni işbirlikleri üretir. Sinerji kaldıracı en iyi işini sahiplenen kişiler sayesinde çalışır. Sizin dış çevreniz herşeye yetmeyebilir. Ama tüm ekibin bütünleşik dış çevresi, aklınızda bile olmayan hiç ummadığınız verimli işbirliklerine kapı açar.
Nasıl ki, kaybeden takımın kazanan oyuncusu olmazsa; işi sahiplendirmenin tam hakkını vererek kazanan şirketlerde de takdir veya övgüyü sadece bir kişi almaz. “Birimiz hepimiz; hepimiz birimiz için” düsturuyla çorbada tuzu olan herkes alır. Ama üstün başarı gösteren, bariz sivrileni ayrıca takdir etmeli ki diğerlerine de örnek olsun. Onlarda onun gibi olsun, fark yaratsın -ya da en azından fark yaratmak için çabalasın.
Maaşından %20 veya %30 fazla verdiler diye emek verdiği şirketini yani sizi değiştirmeyen, işini sahiplenen çalışanlarınızı kriz var diye maliyet azaltmak için sakın göndermeyin. Maaşları azaltın veya başka çözüm bulun. Nasıl ki iyi gününde o sizi terketmediyse; kötü günde sahiplenme sırasının sizde olduğunu unutmayın. Sonra çok ararsınız.
Her şeyi yaptınız. Ama bir kişi var ki her koşulda “sahiplenme direnci” var. Siz söylemeden yapmıyor, mesai bitimi yaklaşırken saatine bakıyor, kontrol etmediğinizde yatıyor. Affetmeyin, “git dışarıda yat” deyin.
Oct 16, 2008 Ölçeklenme Stratejileri
Argoda “iki ucu boklu değnek” denir ya, işte internette “Tavuk mu Yumurtadan yoksa Yumurta mı Tavuktan Çıkar?” problemi öyle bir problemdir. Bu yüzden projenizi büyütmek ve hızla ilk ölçeklenen olmak yolunda belki de proje fikrinden sonra ilk tasarlanması gereken kurgulardan birisidir bu. Zira bir taraftan, yeterli kullanıcı sayısı olmadığı için reklamverenleri ve iş ortaklarını sitenize çekmekte zorlanırsınız; diğer taraftan ise yeterli iş ortağı/tedarikçi vs. olmadığı için kullanıcıları sitenize çekmekte ve onları aktif tutmakta zorlanırsınız. Herkes sanki işbirliği etmişçesine “hele bir büyüsün de gelelim” der. Üstelik yatırımcılar, bu ikisini birden görme ışığı olmadan kesenin ağzını hiç açmaz.
Örneğin elinizde bir proje var, adı da Facebook olsun. Projenize “ilgi” yani kullanıcı bolluğu (tavuk) yaratmadan reklamveren (yumurta) size reklam vermeye istekli olmayacak ya da çok daha düşük bedellerle daha çok reklam yayınlamak isteyeceklerdir. Çünkü reklamveren gözünde rekabet gücünüz ve “vazgeçilme katsayınız” düşüktür. Bu yüzden reklamlarını sizin mecranız -yani kullanıcılarınıza yayınlamak- yerine piyasadaki diğer mecralarda rahatlıkla yayınlatabilir.
Aynı şekilde “yatırımcılar” tarafına geçtiğimizde, iş modelinizde ve uygulamada tavuk problemini nasıl çözeceğinize onları ikna etmeden size sermaye (yumurta) vermeye ya pek yanaşmayacak ya da sizin kendi firmanıza biçtiğiniz değerden daha düşük bir değer belirleyerek, çok daha yüksek bir hisse oranı karşılığında nakit olarak daha düşük bir sermaye katkısı (raising) önereceklerdir.
Başkalarının doldurmadığı bir boşluğu ilk siz doldurduğunuz yani ihtiyacı gören yeni bir kategori yarattığınızda “ilgi” üretmek konusunda belki çok zorlanmayabilirsiniz. Ama genelde yaşanan bu değildir. Hep birileri başkalarının girdiği alanlara ufak farklılıklarla girip bir pay almaya çalışır. Tipik bakkal yaklaşımıdır bu. Köşede bir bakkal açılır ve iyi iş yaparsa hemen yanına bir bakkal da başkası açar. Ama ilk bakkalın cirosunu artık ikisi paylaşıyordur. Halbuki o bakkalın başarılı olduğu noktaları yakalayıp (lokasyon, müşteri hizmeti, rakiplere uzaklık vs) başka semtte açsalar sorun olmazdı.
Konumuza dönersek; Facebook tavuk problemini, önce çoğu ülkede eski okul/iş/mahalle arkadaşını bulma konseptini iş modeline gömerek; kabul gördükten belli bir süre sonra da, uygulama API’lerini webmaster’lara açma vizyonuyla “dış dünyadaki ortak aklı” kullanarak çözdü. Üstelik tüm bunlar ana (core) iş modelinin içine gömülü olduğu için ağızdan kulağa hızla yayıldı ve böylece neredeyse hiç pazarlama giderine katlanmadı. Yumurta (sermaye) probleminin en büyük parçasını ise rakipsiz iş modeli sebebiyle daha ilk roundda aldığı $500.000 destekle çözdü. Sonraki round’larda aldığı paralar önemli gözükebilir ama unutmayalım ki bunların hepsi ilk ilginin yaratılmasından sonra zaten iplik söküğü gibi geldi. Şu anki en büyük problemleri, oluşan ilgiyi paraya dönüştürecek yolları (yeterli ciroda reklam yayınlama vs) bulmak. Çünkü reklamverenlerin ilk serzenişi, harcadıkları paraya oranla yayınladıkları reklamlardan istedikleri düzeyde verim alamamak. Açıkçası bu, diğer sosyal ağların da problem gibi gözüküyor. Çünkü bu tür platformlara insanlar sosyalleşme ve eğlence amaçlı girdikleri için reklamlara pek dikkat etmiyorlar. Aynı problemi hatırlarsanız YouTube’da da bir ara yaşadı (henüz daha Google’a satılmamıştı). Google reklamları yayınlanmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra o reklamları hemen kaldırdılar (kimse tıklamadığı için). Çünkü insanlar reklam izlemek için değil video izlemek için oradaydılar. Şu anda Youtube bildiğim kadarıyla yılda 200 milyon dolar kadar reklam geliri kazanıyor ama o çapta bir sitenin masrafları için yeterli olmasa gerek. Dolayısıyla eğlence ve sosyalleşme içerikli bu tip sitelerin yaratıcı gelir kalemleri üretmek için daha farklı düşünmeye ihtiyacı var.
Tavuk - Yumurta Çelişkisi Nasıl Çözülür?
Tavuk problemi için çözüm yöntemlerinden biri “hormonlu büyüme” olabilir. Hormonlu büyümeyi, doğru mecralarda reklam yayınlamak olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Web 1.0 projelerinde hala işleyen bir yöntemdir ama bütçe gerektirdiği için her girişimci bu yolu benimsemeyebilir.
İkinci çözüm yolu olarak klasik “İş Ortaklığı Programı” yani “affiliate networking”ten bahsetmek mümkün. Bu yöntemi hem kullanıcı sayısını arttırmak hem de gelir yaratmak için kullanabilirsiniz. Ama elinizde kesinlikle para kazanmaya müsait bir model olması ve affiliate network’ünün de buna ikna olması gerekir. Benim bildiğim, Türkiye de bu konuda faaliyet gösteren çok kurum yok (ilgilenen yatırımcılara duyurulur). Aklıma reklamstore.com örneğinden başkası gelmedi şimdilik. Bir de bu işi kendi çabalarıyla yapanlar yani kendi iş ortaklığı programını oluşturanlar var. Mesela Gittigidiyor.com buna bir örnek.
Bir diğer çözüm yöntemi, ağızdan kulağa yayılıma uygun kampanyalarla siteye kullanıcı çekmek olabilir. Kampanyanın ucundaki havucun illa para veya maddi hediye olması gerekmiyor. Doğru kurgulandıktan ve düzgün işbirlikleri yapıldıktan sonra bazı kampanyalar çok düşük maliyetlerle bile çok iyi çalışacaktır.
Sözü fazla uzatmadan, yumurta problemine bir çözüm örneği olarak UzmanTV’nin para kazanma modelleri konusunda, kurucusu Ersan Özer’in fikirlerini http://www.ersanozer.com/2008/10/10/uzmantv-nasil-para-kazanacak/ adresinden; Pazarlama Danışmanı Özgür Alaz’ın, kullanıcıların sadık ve aktif kalmasını sağlayan örneklerden bahsettiği yazısını ise http://www.marketallica.com/2008/06/09/pilliye-yeni-bir-gelir-dagitim-modeli-gerek/ adresinden inceleyebilirsiniz.
Buradaki amacım, anlaşıldığı üzere tavuk-yumurta ikilemine çözüm için her projeye uyacak, ortak veya hap bir çözüm üretmek değil. Zaten en doğru çözüm, fikir sahibinin projesine odaklanarak, ihtiyaca has çözümleri bir şekilde üretmesi -ya da ürettirmesi- olacaktır.
Şimdiden kolay gelsin…
Oct 8, 2008 Doğru Vizyon
Örnek 1: Siz hobileriniz, işiniz ve ilgi alanlarınıza göre bir spam grubuna eklendiniz diyelim. Bu grupta ortak e-posta filtresi oluşacak. Grup içinde bir kişi, bir e-postayı “önemsiz” veya “spam” olarak işaretlerse tüm grup için bu e-mail önemsiz e-posta kutusuna düşecek. Ama bir başkası mailin gerekli olduğuna inanırsa tüm grup (ya da oluşturulacak başka bir alt grup) aynı maili e-posta kutularında görebilecek. Yani kısaca “spam kardeşliği”.
Örnek 2: Bir konu hakkında arama motorunda derin bir araştırma yapmak istiyor ama saatlerce sürmesini de istemiyorsunuz. Zaten kullandığınız arama motorunda, benzer araştırmaları yapmış bir sürü kişi var. Arama motorunuz, size bu kişilerin kısayollarını ve yaptıkları etiketlemeleri sunup göz atmanızı sağlayacak. Böylece aynı araştırmayı yapan ilk kişiler belki saatler harcamış olsa da o kişilerin kısayollarını ve süzdüğü bilgileri kullanıp aynı araştırmayı siz çok kısa süre de tamamlayabileceksiniz. Dilerseniz bu kısayolları üreten kişilerle chat’leşip daha başka taktikler de alabileceksiniz. Hatta dilerseniz bu kişilerle ortak ilgi grupları bile oluşturabileceksiniz. Bu şekilde araştırma süreleri 10’da birlere kadar düşecek.
Örnek 3: Eskiden iş aramak için kariyer sitelerine CV bırakır veya LinkedIn gibi business network’lerde profilinizi güncel tutardınız. Artık iş başvurularını aktif olarak sizin yapmanıza gerek kalmayacak. Bundan sonra firmalar işe alım için size ulaşacak. Yani önce size amade “kişisel robotunuza” (yazılım) danışacak, belirlediğiniz kriterleri robotunuzun izniyle geçen firmalar sizinle bağlantıya geçebilecek.
Örnek 4: Bir etkinliğe gitmek için yoldasınız. Cep telefonunuzdan “kendinizi daha önce ilişkilendirdiğiniz” kişiler arasından o etkinliğe gidecek kişilerin listesini görebileceksiniz. Hatta ilgilendiğiniz kişilerin ajandasından hangi standta veya nerede olduğunu da -detaylar girildiyse- görebileceksiniz. Aklınıza sadece Twitter gelmesin. Size amade kişisel robotunuz, isterseniz karşı tarafla (robotuyla) randevu bile organize edebilecek. Hatta robotunuz etkinlik veritabanına ulaşıp, networking yapmak istediğiniz potansiyel kişilerle ilgili çeşitli çıktılar da üretebilecek.
Bunlar gelecekten örnekler. Ama önce isterseniz geçmişi kısaca bir özetleyelim. Web 1.0, kullanıcıların genelde “izleyici” pozisyonunda olduğu, belki basit anlamda katılımcı olduğu (yorum yapma, rating verme vbg) uygulamalardan oluşuyordu. Web 2.0’da, sosyal katılımcılığı, demokratik ruhu körükleyen ve “user generated content” dediğimiz kullanıcı tarafından üretilen içeriklerin eklemlenerek değer ürettiği Wikipedia, WordPress, Youtube, Digg, Flickr, Facebook, Twitter, Ning, LastFM gibi paylaşıma dayalı projeleri gördük. Gerçi paylaşımın -afedersiniz- ..okunun çıktığını da gördük. Bu sayede her yer bilgi çöplüğüne döndü. Ama faydasının zararından çok olduğu sürece sorun olmadı.
Şu an nelerle boğuştuğumuzu isterseniz bir hatırlayalım:
• devasa ve yönetilemez bir bilgi çöplüğü
• daha fazla karmaşa
• daha fazla seçim zorluğu
• site site araştırma
• …
Böylece, sosyalleşen web’de su gibi akıp geçen zaman…
Ama dikkatinizi çekti mi; bilginin toplanması, derlenmesi ve sonuca dönük olarak kullanılması/anlamlandırılması halen insan eli ve sınırları ile yürüyor. Bilginin özüne ulaşmak, sentezlemek, elde varolan bilgiyi verimli işlere yöneltmek gelecekte bizi bekleyen en zor işler arasında. Yani bizi bekleyen belki de en büyük tehdit; pürüz ve parazitlerden arındırılmış saf bilgiye ulaşmak ve bunu ihtiyaçlara göre hızlı olarak kullanabilmek.
Bu bilgi çöplüğünde şimdiye kadar en çok kazanan da hepimizin şahit olduğu üzere “arama motorları” oldu. Özetle Web 1.0’ı “izlemek”; Web 2.0’ı da “girdi üretmek” olarak betimlersek; Web 3.0’ı “anlamlı çıktı almak” olarak tanımlayabiliriz. Şu an, anlamlı çıktı almak için kullandığımız arama motorlarının tahtı da, eğer bundan sonra kendilerini yeniden üretemezlerse sallanmış olacak. Çünkü içinde bulundukları sektör, “arama” yani search engine sektörü değil; bilakis “anlamlı çıktı üretme” sektörü. Web 1.0’dan itibaren Web 2.0 ve Web 3.0 katmanlarının her birinde kullanıcı deneyimlerinin nasıl sınıf atladığı sanırım dikkatinizi çekmiştir.

Web 3.0’ı açmak istersek, kontrolün yapay zekalı teknolojilere bırakıldığı, üretilen girdileri işleyip anlamlı çıkarımlar yaparak, aynı zamanda bağımsız uygulama ve database’leri birbiriyle konuşturan uygulamalar bütününü algılayabiliriz. Semantik veya ontolojik web (anlamsal web) de denen web 3.0 uygulamalarının ulaşacağı ideal noktaya kısaca “kişiye özel öğrenen akıllı robot” desek yeridir. Çünkü bu robotlar önce okuyor, sonra okuduğunu anlıyor, en sonra da yorumluyor –ama tüm bunlar saliseler içinde gerçekleşiyor. Yani bu akıllı robot, kullanıcıların -kişi veya üye olunan grup bazında- webdeki davranışlarına göre, kendi kendine öğreniyor ve mantıksal çıkarsamalar yaparak önünüze koyuyor. Üstelik öğrenme eğrisi, sizden -ve internet gezintilerinizden- bilgi aldıkça çok dik şekilde ivmelenerek artıyor. Kısaca siz “leb” demeden Çorum’u kastettiğinizi anlıyor. Web 3.0 uygulamalarının başarısının sırrı da burada olacak zaten: Okuyup anladığını ne kadar doğru yorumlacak? Bu yorumlama, kabul edilebilir sürelerde yapılacak mı? Ve sizin yerinize düşünen hatta kararlar alan –yapay zeka tabanlı- bu öğrenen robotların performansı sizi tatmin edebilecek mi?
Nasıl ki, 90’ların sonunda E-bay’de kullanılmaya başlanan yorum ve rating sistemi veya Google’ın PageRank sistemi bugünün Web 2.0 uygulamalarına ilham verdiyse; Amazon’un “bu ürünü alan bunları da aldı” tarzı öneri sistemi (bizdeki uyduruk/yetersiz taklitleriyle karıştırmayalım), Like.com’un “likeness search” fonksiyonu veya Botego’nun yapay zeka müşteri temsilcileri de, yarının daha ileri boyuttaki Web 3.0 uygulamalarına ilham verecektir diye düşünüyorum.
Örneğin kişisel anlamda;
• Tercihlerimize uygun programları derleyip önümüze koyan IP TV ve radyoları takip edeceğiz.
• Tercihlerimize uygun haber, yazı, video ve diğer içerikleri toplayıp önümüze koyan uygulamaları (ilk örneklerinden biri için bkn. robotnorbi.com) kullanacağız.
• Telesekreterimiz telefonu karşılayıp, eleme yaptıktan sonra arayanları bize bağlayacak. Sadece rahatsız edici telemarketing aramalarını değil, görüşmek istemediklerimizi de eleyecek.
• Sitelere üyelik ve kimlik bilgisi bırakmadan sosyalleşme sağlayacak, alışveriş yapabileceğiz.
• İş başvurularını aktif olarak bizim yapmamız yerine, firmalar işe alım için bize ulaşacak. Yani önce robotumuza danışacak, kriterleri geçerse bize ulaşacak.
• Açık artırma vb. alışveriş sitelerinde alım satım yaparken robotumuz bizim yerimize pazarlık yapacak. Fiyatı düşenleri, toplu indirimleri koordine edecek.
Firmalar için ise;
• Bankalar ve GSM’ler (ve diğerleri) call center’larda insan gücü çalıştırma maliyetlerini minimize edecekler (ilk örnekleri için bkn. Botego)
• Benzer ilgi alanlarındaki topluluklara yönelik pazar araştırmaları ve markalama çalışmaları aha maliyetsiz yürütülecek.
• Robot kanalıyla işe alım için görüşülecek adayları ön elemeden geçirip, kriterleri sağlamayanları direkt eleyecekler.
• Toplantı organizasyonları çok kolaylaşacak.
Bunların dışında “ruh ikizi” dediğimiz doğru hayat arkadaşını bulma esprisi, internette belki de “davranış ikizi” olarak adlandırılacak. Tek farkla; buradaki ikizler sadece iki kişiden oluşmayacak. Bir “davranış ikizi grupları” furyası oluşacak ve bu grupların ne kadar büyük olacağının kararını da elbette ilgililer verecek. Her birimiz kendi ilgi ve merak alanlarımıza uygun insanları bulup, eşleşip (karşılıklı onay ile), birbirimizin kısayollarından faydalanıyor ve hayatı kolaylaştırıyor olacağız (komün hayatı gibi). Böylece örneğin günde 3 saatimizi araştırmaya ayırıyorsak bu süre belki de 1 saate düşecek. Dolayısıyla zaman maliyeti azalmış veya aynı zaman içinde daha çok bilgi (bu örneğimizde 3 kat fazla) süzmüş olacağız. Böylece ya bilgi düzeyi artacak ya da kendimize ayırdığımız vakit. Benzer alanlarda akademik kariyer yapanlar için bulunmaz fırsat değil mi? Ama bunların sadece akademik hayatı kolaylaştırmak için değil; kişisel gelişim, alışveriş ve eğlence alanında da çok yoğun kullanılacağını tahmin ediyorum.
Hayatı kolaylaştıran kısayollara örnekler verirsek;
• Benzer spam’leri işaretleyen kardeşler
• Benzer blogları takip eden gruplar
• Benzer araştırmaları yapan gruplar (meslektaş veya akademisyen)
• Belli etkinlikleri takip eden ve katılan gruplar (indirim alarak)
• Benzer aktiviteleri organize eden gruplar
• Belli alışverişleri yapan (topluca) ve böylece ekstra indirim alan gruplar (sadece ürün diye düşünmeyin, sigorta/kredi/bilet/tatil rezervasyonu gibi hizmetler kategorisinde de beraber hareket edilebilir)
• Benzer pazar araştırmaları yapan profesyoneller
• Benzer hobilere sahip arkadaşlar
• Benzer siteleri takip edeninsanlar
• Benzer yenilikleri (moda, yeni ürünler,yeni konseptler, yeni tasarımlar vs) takip edenler
Örnekleri çoğaltmak fantezilerimize bağlı. Her birimiz bunlara benzer eş ruha sahip birçok grup kullanacağız. Bunların bir kısmını “biz zaten yapıyoruz” diyebilirsiniz. Ama yapış yöntemlerimiz biraz zahmetli. Örneğin gördüğümüz/keşfettiğimiz yenilikleri basit anlamda arkadaşlarımıza forward’layarak ya da forumlarda veya üye olduğumuz gruplarda (Yahoo Groups, Google Groups, Facebook vb gruplarda veya Twitter, FriendFeed gibi uygulamalarla) paylaşarak yapıyoruz bunları. Ama şimdilik meşakkatli yollar bunlar (hele ileridekileri görünce). Üstelik akıllı robotlarımız mobil araçlarla da çok güzel entegre olacağı için bizi her yerde güncel tutacak.
Google CEO’u Eric Schmidt, web 3.0’ın bir uygulamalar denizi olacağını ifade ediyor. Yani büyük devasa siteler yerine, birkaç sitenin gölgesinde dolaşacak milyonlarca daha küçük uygulama olacak. Katılıyorum. Çünkü her siteye ayrı ayrı üyelik, ayrı girişler vb. zaten yeterince can sıkıcı, gereği de yok. Dağıtık sistemler ve veritabanlarının birbiriyle konuşacağı entegre yapılar çok daha mantıklı. Zaten ters bacaktan baktığımızda, bu uygulamaları sadece büyük şirketlerin web sitesi uygulamaları olarak görmeyip, başlangıçta bir RSS fonksiyonu veya browser bileşeni gibi de hayal edebiliriz. Ama daha da ileride gideceği nokta “öğrenen robot” düzeyi olacak. Bu öğrenen robotlar sizin davranışlarınızı birçok kaynaktan süzüp (web gezileri, mobil kullanım şekli, ilintili grupların davranışı, default belirlediğiniz tercihler vs), davranış haritalarınızı çıkarıp -ve sürekli güncel tutup- sizin yerinize aksiyonlar bile alabilecek. Mesela sizin yerinize pazarlık yapabilecek. Örneğin 17 dolar olan Amsterdam uçak bileti duyurusu, gruptaki herkese e-mail ve/veya mobil cihazınıza gönderilip “Rezervasyon sayısı şu an 3 kişiye ulaştı (Ahmet, Bülent ve Ceyda). Sayı 5 olunca ekstra %20 indirim var. Sen de katılmak ister misin?” diye soracak ve “Kabul” dendiğinde kişisel hesaptan para tahsil edilecek.
Gelir modelleri Nasıl Olacak?
Sorunun cevabı elbette basit değil. Bu bağlamda, kendi başına servis bazlı ücretlendirme veya reklam gösterim modeliyle çalışacak (ki bu da tüketici davranışlarına cuk uyan reklamlar olacaktır) örnekler görebileceğimize inanıyorum. Ama hem teknolojik ilerleme ile kullanıcılara değer katacak hem de para kazanacak modeller üretebilmek için belki de girişimcilerin ellerindeki uygulamaları birbirleriyle entegre ederek, kullanıcıya yarattıkları fayda açısından sinerjik birtakım gelir modelleri ortaya çıkarmalarına da hazır olmalıyız diye düşünüyorum.
Çünkü optimal çözümlerin üretilmesi; girişimci ve yatırımcıların gelir modelleri ile üretim maliyeti arasında oluşacak fark tahminlerine -yani kazanç potansiyeline- ne kadar ikna olacağına bağlı olacaktır. Önümüzdeki 5–10 yıl içinde bunlara benzer uygulamaları rahatlıkla göreceğiz. Olay, semantik uygulamaları optimal sürelerde yapabilecek teknolojik kabiliyetlere (doğru insanlara) sahip girişimcilerin, doğru ve vizyoner yatırımcılarla ne zaman buluşacağına bağlı. Bu tür vizyoner uygulamalarda en büyük psikolojik engel, somut örneklerin ortaya çıkarak yatırım almasıyla -dolayısıyla para ettiğinin anlaşılmasıyla- aşılacaktır. Böylece girişimci/yatırımcıların, anlamlı talepler için birbiriyle konuşan kullanışlı uygulamalar veya widget/robot üretimlerinin, bir zaman sonra iplik söküğü gibi geleceğine inanıyorum.
Ayrıca bu tip Web 3.0 uygulamalarının; teknoloji geliştirim anlamında –kendi geliştirdiğiniz kodları onların sistemindeki API’lere entegre ederek- ortak akıl avantajlarından halihazırda yararlanan (WordPress, Facebook gibi) ve gelecekte daha ileri boyutta yararlanmak isteyecek diğer Web2.0 projelerinin üzerine “data connectivity” etkileşimiyle çok güzel oturacağını tahmin etmek aslında çok güç değil. Zaten daha önce denense de “doğru zamanlama” olmadığı için yeterli ilgi görmeyen OpenID gibi ortak kimlik servisleri, Web 3.0′ın olmazsa olmaz ihtiyaçlarından birisi haline gelecek. Birbirleriyle konuşan akıllı web uygulamaları için kimliklerin ve verilerin taşınabilirliği gitgide önem kazanıyor. Bugün Facebook, Google ve MySpace gibi bir çok sosyal ağ platformunun, veri taşınabilirliği konusunda beraber önemli çalışmalar yürüttüğünü duyuyoruz.
Bu arada ülkemizde de semantik anlamda “öğrenen akıllı robot” uygulamaları geliştirmek için AR-GE çalışmaları yürüten kurumlarımız (üniversitelerle beraber) olduğunu şahsen biliyorum. Henüz yapılmakta olan çalışmalar anlamlı sonuçlar üretmemiş olsa da, ortaya konulan emeğin biz Türk milleti açısından dünya arenasında boy göstermek adına önemli kazanımlar üreteceğine inanıyorum.
Hayırlısı olsun diyelim…
Web 3.0′ın teknik altyapısı hakkında diğer incelemeler için bkn.:
http://www.scribd.com/doc/2602147/atlm-web-30
http://obayram.blogspot.com/2008/07/nedir-bu-web-30-dedikleri.html