Son Eklenen Yazı

Masaya Yumruğu Okkalı Vurmak

Rakipler varken pazara sonradan konsept değiştirerek veya klonlayarak girmenin her zaman da problem olmadığını daha önce yazmıştım. Zira hep “ilk” olmak gerekmediğini, gelir modeli ispatlanmış kategorilerde “doğru ilk” olmak amacıyla da yola çıkılabileceğini sürekli belirtirim. Sonuçta TechoPlus A.Ş olarak bizde, kafamızda bir sürü “ilk” olabilme potansiyeline sahip proje varken; kriz ortamında yola çıktığımız ve hızlı bir şekilde para kazanma ihtiyacına odaklandığımız için Web 1.0 mantığında bir e-ticaret projesiyle  (bonnyfood.com) yola çıkmak durumunda kaldık.

“Doğru ilk” olabilmenin gerek şartlarından en önemlisi o kategoride “ilk” veya “doğru ilk” olan bir örneğin bulunmamasıdır. Bunun faydası o kategoriye girip hızla markalaşmanın maliyetinin görece çok düşük olmasıdır. Hep belirttiğim gibi, giriş bariyeri çok fazla yükselmiş bir alana adım attığınızda ortada gerçekten markalaşmış bir lider var demektir –ki bunun da en basit ölçüsü o kategoriyle ilgilenenlere bir soru sorduğunuzda baskın bir şekilde akla ilk bu markanın gelmesidir. Dolayısıyla bu markanın üstüne çıkabilmenin ciddi maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Üstelik pazara sonradan girip markalaşabilmenin sadece parayla olmadığı –yanında ciddi zaman ve emek maliyeti de olduğu- da düşünüldüğünde hiçbir zaman “doğru ilk” olamama ve yarı yolda pes ederek kaybetme riski de var. Zira rakibinizi küçümsemeyin, liderin uyuyacağını kim söyledi?

Bizim Bonnyfood deneyimimizde ise, yukarıda söylediklerimden farklı olarak, ortaya koyduğumuz yeni ve farklı ürün gruplarının, rakipleri hızlı yakalama ve öne geçme konusunda bizim motoru hızlandırdığı gerçeğini yadsımamak gerekiyor. Sonuçta hep beraber, birilerine çiçek, pasta veya hediye almak isteyen benzer sosyo ekonomik statüdeki hedef kitleye hitap ediyoruz. Ama biz sadece rakiplerin yaptığı gibi “meyve çiçekleri” yapmak yerine –ki orada da farklı el işlemeli çilekler vb. ile farklılığımızı ortaya koyduk- yeni ürün grupları geliştirerek yeni bir kategori oluşturduk (sebze çiçekleri, kurabiye çiçekleri, kek çiçekleri ve son olarak da çikolata çiçekleri gibi) ve “yenebilir çiçek” konseptini sadece meyve çiçekleri olmaktan çıkarıp “Lezzet Çiçekleri” haline getirererek yeni bir kategori yaratmış olduk. Sonuçta bu kategoride bizim açımızdan pazara adım atma maliyeti yüksek olsa da, ürün gruplarımız birbirini çok iyi tamamladığı ve operasyonel maliyetlerde sinerji yarattığı için de “sadece meyve çiçeklerine odaklanmak daha iyidir” mantalitesi geçerliliğini yitirmiş oldu.

Sadede gelecek olursam; , sadece potansiyeli olan ve Üsküdar’ı henüz geçmemiş bir markalaşmış lideri bulunan kategoride farklılık yaratarak da olsa sonradan girip beklemekte değil. Bu çok yavaş gelişen bir süreç -Üsküdar yoluna atla değil kağnıyla çıkmak gibi birşey- olurdu. Madem potansiyel var ve bu potansiyel kendini camdan gösterdi; o zaman onun arkasından gitmekte yani kaçan işi kovalamakta fayda var. Kısaca biz işimizde, bilinirlik yaratmaya dönük sert hacimlerde reklam ve PR kampanyalarıyla hızlı hareket etme gerekliliğini yerine getirdik. Bunu yaparken de AR-GE anlamında çok fazla yeni ürün geliştirip siteye koyduk. Hatta çalışmayan ürünleri çöpe atıp yeni yeni bir sürü başka ürün geliştirdik. Sonuçta henüz Üsküdar’ı geçmemiş bile olsak, hayli mesafe katettik diyebilirim.

Demem o ki, yukarıdaki şartları sağlayan bir kategoride, aynı hedef kitleye seslenen rakiplerin oturup eğleştiği –dolayısıyla kendi çaplarında bir gelirin tadını çıkardığı- bir ortamda siz masaya yumruğunuzu öyle bir sert vurursunuz ki, yerlerinden şöyle bir 35-40 cm. havaya sıçrayıp tekrar sandalyelerine düşerler –belki de bazısı yere düşer. Ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Bu durumlarda kategorinin eski liderleri çeşitli sebeplerle ya bir atalete düşerler –ya ne olduğunu anlayacak vizyonları yoktur, ya nefesleri yeterli değildir, ya da rahatlık çemberleri harekete geçmelerine engeldir- ya da tam tersine neler olduğunu doğru çözümleyip harekete geçerek liderliklerini kaybetmemeye veya pekiştirmeye çalışırlar. Artık olay kimin daha doğru stratejilerle hareket ettiğine ve ne kadar nefesi (maddi açıdan dayanacak gücü) olduğuna bağlı hale gelir.

Bunları neden anlatıyorum? Sadece laf kalabalığı yapmanın bizim gibi eylem adamlarını kesmediğini, lafların çoğu zaman havada kaldığını, yere değmesi için bunu aynı zamanda icraatla da desteklemek gerektiğini hep söylerim. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum ama şu sözün de hep kafamda özel bir yeri vardır: “Akıllı adamlar, kendi deneyimlerinden ders alır. Bilge adamlar başkalarının deneyimlerinden de ders alır.” Dolayısıyla sadece bir işi doğru yapmak değil, bu yöntemleri diğer yapmak isteyenlerle de paylaşmak ve onların da hata yapmasını engellemede ufakta olsa tuzumuzun olması, ulvi görevlerimden biri olagelmiştir.

Başkaları da başka kategorilerde yeni bir girişime başlarken buna benzer deneyimleri göz önünde bulundurarak adımlarını atar ve minimum hatayla atı alıp Üsküdar’ı geçerse ülkenin zaten sınırlı olan kaynakları gereksiz yere heba olmamış olur. Ne mutlu bize.

Bu Yazıyı Paylaşın

Diğer Yazılar

Bonnyfood.com Yayında…

Nihayet yazabildim. Yoğunluk bitmeyeceği için pes ettim. Açıkçası yazıların sıklığının yanısıra, içerik kalitesi de çok önemli olduğu için yazmakta geciktim. Yoksa sadece yazmış olmak için yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ederim. Gelelim sadede.

Geçen ay yeni girişimden bahsedip çok yakında açıklayacağımdan bahsetmiştim. Aslında fiilen hayata geçsek de, bir taraftan eksiklikleri toparlama (hem de yılbaşı öncesi:-) diğer taraftan sistem+kadro oturtma ve siparişleri karşılama derken, yoğun tempodan kurtulmak mümkün olmadı. Şimdi de malum Sevgililer günü hazırlığı var. Yeni işimiz “Lezzet çiçekleri”. Sitemiz ve markamız “Bonnyfood“.

Bonnyfood ile, kendini sevdirenler -ve böylece kendine hediye göndertenler:)- için  etkileyici, farklı ve lezzetli seçenekler sunmayı amaçlıyoruz.  Çünkü bizce klasik “hediye çiçek” gönderme anlayışı yavaş yavaş  değişiyor. Artık insanlar hediye göndereceği zaman; şık  görüntüsünün yanısıra, bir o kadar da lezzetli seçenekler arasından seçim yapabilmeli. Bonnyfood, “Sebze, meyve, çikolatalı meyve, kurabiye, sandviç çiçekleri” gibi geniş ve kaliteli ürün  yelpazesi ile bu çapta Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor olacak.

Üstelik hijyenik koşullarda ürettiğimiz lezzet çiçeklerinin giremediği yer yok. Örneğin kokusundan ve alerjik kişileri rahatsız etmesinden dolayı artık çoğu hastaneye giremeyen veya girse de alıcıya ulaşamayan çiçekler; sözkonusu olan “lezzet çiçekleri” olduğunda hastalara rahatlıkla ulaşabiliyor.

Önceki yazımda bahsettiğim gibi, bu girişimin offline bacağı yüksek. Yani üretimi de Ümraniye’de açtığımız lokasyonumuzda yapıyoruz. Kısaca bir değerlendirme yapacak olursam;

-  Yarattığımız geniş seçenek ve farklılıkla “doğru bir iş” üzerinde olduğumuza inanıyorum. Bu yüzden çevreme hep söylediğim “Taklit işler değil, yapılacaksa ilk ya da doğru ilk olacak işler yapılmalı” vizyonuma ihanet etmediğim için mutluyum.

- Kriz ortamında bile olsak, işin doğruluğuna ve zamanlamasına olan inancımızdan dolayı cesaretimizde bir anlık bile olsa tereddüt olmadı.

- Üstelik şansımızdan, henüz düzgün rakiplerin olmamasından dolayı “doğru zamanlama” ile faaliyete geçtiğimizi düşünüyorum.

- Doğru kanalları kullanarak hızla yayılmayı ve bu kulvarda ilk ölçeklenen olmayı hedefliyoruz. Bu arada sadece kendi sitemizden satış yapmıyoruz. Satış ortaklığı içine girdiğimiz birçok web sitesiyle komisyon bazlı işbirliği yaparak satışları hızla artırıyoruz.

- Çok hızlıca hayata geçirdiğimiz sitemizin tasarımını hala bir türlü beğenemiyoruz. “Terzi kendi söküğünü dikemez” misali, henüz sitemize kaliteli bir zaman ayıramadık maalesef. Ürünlerimizin ulaştığı insanlardan sürekli “Aaaa, bunlar sitedeki fotoğraflardan daha güzelmiş!” yorumu almaktan da bir hayli sıkıldık:-)

Daha çok eksiğimiz var, farkındayız. Şu an sadece İstanbul içine hizmet verebiliyoruz. Ama organizasyonumuzu ölçeklenme yolunda şimdiden kurguluyoruz. Görüş ve önerilerinizi eksik etmeyin lütfen.

Umarım krizin etkileri giderek azalır ve yeni internet girişimleri de daha bir cesaretle yapılır…

Yeni Girişim Geliyor…

Şöyle bir baktım da, kaşla göz arasında 32 gün geçmiş ve ben hala bloga herhangi bir yazı ekleyememişim. Hoş, bir önceki yazıyla da arada 28 gün var. Elbette boşlamaktan veya ihmal ettiğimden değil. TechoPlus A.Ş. bünyesindeki ilk girişimimizi hayata geçirmek için yoğun -ama bir o kadar keyifli- bir tempo içerisindeyiz ve bu yüzden ciddi bir vakit problemi yaşıyoruz. Girişimin tam da kriz ortamına denk gelmesi elbette negatif gözükse de biz bir o kadar pozitif düşünce dünyasındayız. Bunun da elbette birçok gerekçesi var. Ama özellikle bu blogda teori tarafında “girişime inanç” veya “doğru zamanlama” ile ilgili ahkam kesmek ile “kendi girişimimde doğru zamanlama da bulunabilmiş miyim” konusunu bilfiil test etme imkanını bizzat kendim bulmuş olacağım.

Sonuçta e-ticaret yapıyor olmaktan dolayı online bacağı da olan bir girişim gibi dursa da, aslında tedarik tarafında gerçek hayat yani “offline” bacağı bir hayli yüksek olan bir girişim olacak. Bu hafta içinde e-ticaret sitesini yayınlamaya başlıyor olacağız.

Gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğim. Allah utandırmasın.

İş Sahiplendirebilme Sanatı

Herkese iş yaptırabilirsiniz. Yapanlar zaten ya severek ya da sevmeyerek yapacaklardır. Oysa bir koyundan sürekli üç post çıkarabilmek için unutulmaması gereken, çalışanların sadece bedenine değil, aynı zamanda ruhuna da sahip olabilmektir. Bu yüzden sadece işi yaptırabilmeniz, işi sahiplendirebilmeniz anlamına gelmez. Ama eğer işi sahiplendirebilirseniz, zaten işler hakkıyla yapılacaktır.

İnternet dünyasında işi sahiplendirmek istiyorsanız, çalışanın hakkını vermelisiniz. Söylemim “bu hak illa maaş ile verilir” anlamında değil. Çalışanın müesseseye kattığı değere göre -hisse, hisse opsiyonu, prim, ekstra maaş artışı, terfi, takdir gibi- çeşitli havuç ve motivasyon yöntemlerinden anlamlı bir bileşke oluşturmaktan bahsediyorum. Sanki “karşılığını görmeden niye vereyim?” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklısınız -almadan vermek herkese mahsus değil. Bu durumda elde kalan tek seçenek, samimiyetinizi göstererek güven yaratmak olabilir -yani hemen vermeseniz de vaat edersiniz. Eğer daha önce verdiğiniz vaatleri yerine getirdiğiniz ortadaysa zaten sorun olmayacaktır. Ama vaatlerde bulunurken de net olmakta fayda var. Yani “şunu yaparsan veya şu sonucu üretirsen şunu alırsın” diye somutlayarak belirsizliğe yer bırakmamak önemli. Aksi halde sözler havada kalır ve istediğiniz sonucu –ya da sonuç üreten motivasyonu- almakta zorlanabilirsiniz.

Verirken veya vaat ederken de tarzınız çok önemli. Çünkü “bak ben veriyorum, bahşediyorum” gibi tarzlar ters tepebilir, incitebilir. Alan zaten hakederse –o da vakti geldiğinde- alacak. Haketmesi demek sizi istediğiniz yere ulaştırması demek olacağına göre, hakedene bahşedilmez. Nasıl ki hakeden ilerde “ben sana bu zenginliği bahşediyorum, benim sayemde bu kadar zengin oldun” demeyecekse, siz de demeyin. Çünkü şık durmaz ve sahiplendirmez -bilakis uzaklaştırır.

Çalışan “benim işim” diyorsa, bahsederken “kendi işi” gibi bahsediyorsa, artık sekreter veya muhasebeci bile inovatif fikirlerle gelir. İşte inovasyonun ve değişimci kültürün kana karıştığı yer burasıdır. Kurumda herkes inovasyonu solur. Operasyoncu bile yeni bir pazarlama kampanyası önerir. Kimse “benim işim değil” diye yaklaşmaz, kendi kabuğuna çekilmez. Fikir üretmek, açık kapatmak, kampanya kurgulamak, yeni bağlantılar görmek, problemleri çözmek, bugünün işini dünden tamamlamak… Bunlar artık kurumdaki herkesin misyonu haline gelir.

İşi sahiplendirmek için hatalara da başka yaklaşmalıyız. Hata olur, hep olur -olsun zaten. Öğrenelim. Ders alalım. Aynı hataları sürekli tekrarlamadıkça affedelim ki, insanlar yeni birşeyler yapmaktan, üretmekten ve geliştirmekten korkmasın. “Acaba saçma mı olur?” diye görüş söylemekten bile korkmasın. Hatta herkes hatalarla dalga geçmesini bilsin ki, ortam daha toleranslı hale gelsin.

Peki iş sahiplendiren kültürlerde vaktimizin çok önemli kısmı nerede geçer? İş ortamında. Hem de diğer şirketlerden daha fazla. O zaman iş ortamı da eğlenceli olmalı. İnsanlar genelde çok çalışmayı sevmezler. Sevdikleri şeyleri yapmaktan hazzederler. İşi ve iş ortamını keyif alınan ve eğlenilen hale getirebilirseniz; siz kazanırsınız. Çünkü sevilen iş yoğun da olsa, stresli de olsa insanlar eğlenirse haz duyar, tatmin olur. Kimse “Çok çalışıyorum” diye hayıflanmaz. Başkasına değil, kendine çalıştığını bilir. İşte o zaman bir koyundan üç post çıkar.

İşi sahiplenen insan “boşluk” arar. Bulamazsa yaratır. Yeni fikirler üretir, eksikleri söyler; problemi, yanında çözümüyle beraber getirir. Hatta ekip içindeki diğer çalışanlarla veya şirket dışındaki firmalarla yeni işbirlikleri üretir. Sinerji kaldıracı en iyi işini sahiplenen kişiler sayesinde çalışır. Sizin dış çevreniz herşeye yetmeyebilir. Ama tüm ekibin bütünleşik dış çevresi, aklınızda bile olmayan hiç ummadığınız verimli işbirliklerine kapı açar.

Nasıl ki, kaybeden takımın kazanan oyuncusu olmazsa; işi sahiplendirmenin tam hakkını vererek kazanan şirketlerde de takdir veya övgüyü sadece bir kişi almaz. “Birimiz hepimiz; hepimiz birimiz için” düsturuyla çorbada tuzu olan herkes alır. Ama üstün başarı gösteren, bariz sivrileni ayrıca takdir etmeli ki diğerlerine de örnek olsun. Onlarda onun gibi olsun, fark yaratsın -ya da en azından fark yaratmak için çabalasın.

Maaşından %20 veya %30 fazla verdiler diye emek verdiği şirketini yani sizi değiştirmeyen, işini sahiplenen çalışanlarınızı kriz var diye maliyet azaltmak için sakın göndermeyin. Maaşları azaltın veya başka çözüm bulun. Nasıl ki iyi gününde o sizi terketmediyse; kötü günde sahiplenme sırasının sizde olduğunu unutmayın. Sonra çok ararsınız.

Her şeyi yaptınız. Ama bir kişi var ki her koşulda “sahiplenme direnci” var. Siz söylemeden yapmıyor, mesai bitimi yaklaşırken saatine bakıyor, kontrol etmediğinizde yatıyor. Affetmeyin, “git dışarıda yat” deyin.

Tavuk Yumurta Problemi

Argoda “iki ucu boklu değnek” denir ya, işte internette “Tavuk mu Yumurtadan yoksa Yumurta mı Tavuktan Çıkar?” problemi öyle bir problemdir. Bu yüzden projenizi büyütmek ve hızla ilk ölçeklenen olmak yolunda belki de proje fikrinden sonra ilk tasarlanması gereken kurgulardan birisidir bu. Zira bir taraftan, yeterli kullanıcı sayısı olmadığı için reklamverenleri ve iş ortaklarını sitenize çekmekte zorlanırsınız; diğer taraftan ise yeterli iş ortağı/tedarikçi vs. olmadığı için kullanıcıları sitenize çekmekte ve onları aktif tutmakta zorlanırsınız. Herkes sanki işbirliği etmişçesine “hele bir büyüsün de gelelim” der. Üstelik yatırımcılar, bu ikisini birden görme ışığı olmadan kesenin ağzını hiç açmaz.

Örneğin elinizde bir proje var, adı da Facebook olsun. Projenize “ilgi” yani kullanıcı bolluğu (tavuk) yaratmadan reklamveren (yumurta) size reklam vermeye istekli olmayacak ya da çok daha düşük bedellerle daha çok reklam yayınlamak isteyeceklerdir. Çünkü reklamveren gözünde rekabet gücünüz ve “vazgeçilme katsayınız” düşüktür. Bu yüzden reklamlarını sizin mecranız -yani kullanıcılarınıza yayınlamak- yerine piyasadaki diğer mecralarda rahatlıkla yayınlatabilir.

Aynı şekilde “yatırımcılar” tarafına geçtiğimizde, iş modelinizde ve uygulamada tavuk problemini nasıl çözeceğinize onları ikna etmeden size sermaye (yumurta) vermeye ya pek yanaşmayacak ya da sizin kendi firmanıza biçtiğiniz değerden daha düşük bir değer belirleyerek, çok daha yüksek bir hisse oranı karşılığında nakit olarak daha düşük bir sermaye katkısı (raising) önereceklerdir.

Başkalarının doldurmadığı bir boşluğu ilk siz doldurduğunuz yani ihtiyacı gören yeni bir kategori yarattığınızda “ilgi” üretmek konusunda belki çok zorlanmayabilirsiniz. Ama genelde yaşanan bu değildir. Hep birileri başkalarının girdiği alanlara ufak farklılıklarla girip bir pay almaya çalışır. Tipik bakkal yaklaşımıdır bu. Köşede bir bakkal açılır ve iyi iş yaparsa hemen yanına bir bakkal da başkası açar. Ama ilk bakkalın cirosunu artık ikisi paylaşıyordur. Halbuki o bakkalın başarılı olduğu noktaları yakalayıp (lokasyon, müşteri hizmeti, rakiplere uzaklık vs) başka semtte açsalar sorun olmazdı. 

Konumuza dönersek; Facebook tavuk problemini, önce çoğu ülkede eski okul/iş/mahalle arkadaşını bulma konseptini iş modeline gömerek; kabul gördükten belli bir süre sonra da, uygulama API’lerini webmaster’lara açma vizyonuyla “dış dünyadaki ortak aklı” kullanarak çözdü. Üstelik tüm bunlar ana (core) iş modelinin içine gömülü olduğu için ağızdan kulağa hızla yayıldı ve böylece neredeyse hiç pazarlama giderine katlanmadı. Yumurta (sermaye) probleminin en büyük parçasını ise rakipsiz iş modeli sebebiyle daha ilk roundda aldığı $500.000 destekle çözdü. Sonraki round’larda aldığı paralar önemli gözükebilir ama unutmayalım ki bunların hepsi ilk ilginin yaratılmasından sonra zaten iplik söküğü gibi geldi. Şu anki en büyük problemleri, oluşan ilgiyi paraya dönüştürecek yolları (yeterli ciroda reklam yayınlama vs) bulmak. Çünkü reklamverenlerin ilk serzenişi, harcadıkları paraya oranla yayınladıkları reklamlardan istedikleri düzeyde verim alamamak. Açıkçası bu, diğer sosyal ağların da problem gibi gözüküyor. Çünkü bu tür platformlara insanlar sosyalleşme ve eğlence amaçlı girdikleri için reklamlara pek dikkat etmiyorlar. Aynı problemi hatırlarsanız YouTube’da da bir ara yaşadı (henüz daha Google’a satılmamıştı). Google reklamları yayınlanmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra o reklamları hemen kaldırdılar (kimse tıklamadığı için). Çünkü insanlar reklam izlemek için değil video izlemek için oradaydılar. Şu anda Youtube bildiğim kadarıyla yılda 200 milyon dolar kadar reklam geliri kazanıyor ama o çapta bir sitenin masrafları için yeterli olmasa gerek. Dolayısıyla eğlence ve sosyalleşme içerikli bu tip sitelerin yaratıcı gelir kalemleri üretmek için daha farklı düşünmeye ihtiyacı var.

Tavuk - Yumurta Çelişkisi Nasıl Çözülür? 

Tavuk problemi için çözüm yöntemlerinden biri “hormonlu büyüme” olabilir. Hormonlu büyümeyi, doğru mecralarda reklam yayınlamak olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Web 1.0 projelerinde hala işleyen bir yöntemdir ama bütçe gerektirdiği için her girişimci bu yolu benimsemeyebilir.

İkinci çözüm yolu olarak klasik “İş Ortaklığı Programı” yani “affiliate networking”ten bahsetmek mümkün. Bu yöntemi hem kullanıcı sayısını arttırmak hem de gelir yaratmak için kullanabilirsiniz. Ama elinizde kesinlikle para kazanmaya müsait bir model olması ve affiliate network’ünün de buna ikna olması gerekir. Benim bildiğim, Türkiye de bu konuda faaliyet gösteren çok kurum yok (ilgilenen yatırımcılara duyurulur). Aklıma reklamstore.com örneğinden başkası gelmedi şimdilik. Bir de bu işi kendi çabalarıyla yapanlar yani kendi iş ortaklığı programını oluşturanlar var. Mesela Gittigidiyor.com buna bir örnek.

Bir diğer çözüm yöntemi, ağızdan kulağa yayılıma uygun kampanyalarla siteye kullanıcı çekmek olabilir. Kampanyanın ucundaki havucun illa para veya maddi hediye olması gerekmiyor. Doğru kurgulandıktan ve düzgün işbirlikleri yapıldıktan sonra bazı kampanyalar çok düşük maliyetlerle bile çok iyi çalışacaktır.  

Sözü fazla uzatmadan, yumurta problemine bir çözüm örneği olarak UzmanTV’nin para kazanma modelleri konusunda, kurucusu Ersan Özer’in fikirlerini http://www.ersanozer.com/2008/10/10/uzmantv-nasil-para-kazanacak/ adresinden; Pazarlama Danışmanı Özgür Alaz’ın, kullanıcıların sadık ve aktif kalmasını sağlayan örneklerden bahsettiği yazısını ise http://www.marketallica.com/2008/06/09/pilliye-yeni-bir-gelir-dagitim-modeli-gerek/ adresinden inceleyebilirsiniz.

Buradaki amacım, anlaşıldığı üzere tavuk-yumurta ikilemine çözüm için her projeye uyacak, ortak veya hap bir çözüm üretmek değil. Zaten en doğru çözüm, fikir sahibinin projesine odaklanarak, ihtiyaca has çözümleri bir şekilde üretmesi -ya da ürettirmesi- olacaktır. 

Şimdiden kolay gelsin…