Bonnyfood.com Yayında…

Nihayet yazabildim. Yoğunluk bitmeyeceği için pes ettim. Açıkçası yazıların sıklığının yanısıra, içerik kalitesi de çok önemli olduğu için yazmakta geciktim. Yoksa sadece yazmış olmak için yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ederim. Gelelim sadede.

Geçen ay yeni girişimden bahsedip çok yakında açıklayacağımdan bahsetmiştim. Aslında fiilen hayata geçsek de, bir taraftan eksiklikleri toparlama (hem de yılbaşı öncesi:-) diğer taraftan sistem+kadro oturtma ve siparişleri karşılama derken, yoğun tempodan kurtulmak mümkün olmadı. Şimdi de malum Sevgililer günü hazırlığı var. Yeni işimiz “Lezzet çiçekleri”. Sitemiz ve markamız “Bonnyfood“.

Bonnyfood ile, kendini sevdirenler -ve böylece kendine hediye göndertenler:)- için  etkileyici, farklı ve lezzetli seçenekler sunmayı amaçlıyoruz.  Çünkü bizce klasik “hediye çiçek” gönderme anlayışı yavaş yavaş  değişiyor. Artık insanlar hediye göndereceği zaman; şık  görüntüsünün yanısıra, bir o kadar da lezzetli seçenekler arasından seçim yapabilmeli. Bonnyfood, “Sebze, meyve, çikolatalı meyve, kurabiye, sandviç çiçekleri” gibi geniş ve kaliteli ürün  yelpazesi ile bu çapta Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor olacak.

Üstelik hijyenik koşullarda ürettiğimiz lezzet çiçeklerinin giremediği yer yok. Örneğin kokusundan ve alerjik kişileri rahatsız etmesinden dolayı artık çoğu hastaneye giremeyen veya girse de alıcıya ulaşamayan çiçekler; sözkonusu olan “lezzet çiçekleri” olduğunda hastalara rahatlıkla ulaşabiliyor.

Önceki yazımda bahsettiğim gibi, bu girişimin offline bacağı yüksek. Yani üretimi de Ümraniye’de açtığımız lokasyonumuzda yapıyoruz. Kısaca bir değerlendirme yapacak olursam;

-  Yarattığımız geniş seçenek ve farklılıkla “doğru bir iş” üzerinde olduğumuza inanıyorum. Bu yüzden çevreme hep söylediğim “Taklit işler değil, yapılacaksa ilk ya da doğru ilk olacak işler yapılmalı” vizyonuma ihanet etmediğim için mutluyum.

- Kriz ortamında bile olsak, işin doğruluğuna ve zamanlamasına olan inancımızdan dolayı cesaretimizde bir anlık bile olsa tereddüt olmadı.

- Üstelik şansımızdan, henüz düzgün rakiplerin olmamasından dolayı “doğru zamanlama” ile faaliyete geçtiğimizi düşünüyorum.

- Doğru kanalları kullanarak hızla yayılmayı ve bu kulvarda ilk ölçeklenen olmayı hedefliyoruz. Bu arada sadece kendi sitemizden satış yapmıyoruz. Satış ortaklığı içine girdiğimiz birçok web sitesiyle komisyon bazlı işbirliği yaparak satışları hızla artırıyoruz.

- Çok hızlıca hayata geçirdiğimiz sitemizin tasarımını hala bir türlü beğenemiyoruz. “Terzi kendi söküğünü dikemez” misali, henüz sitemize kaliteli bir zaman ayıramadık maalesef. Ürünlerimizin ulaştığı insanlardan sürekli “Aaaa, bunlar sitedeki fotoğraflardan daha güzelmiş!” yorumu almaktan da bir hayli sıkıldık:-)

Daha çok eksiğimiz var, farkındayız. Şu an sadece İstanbul içine hizmet verebiliyoruz. Ama organizasyonumuzu ölçeklenme yolunda şimdiden kurguluyoruz. Görüş ve önerilerinizi eksik etmeyin lütfen.

Umarım krizin etkileri giderek azalır ve yeni internet girişimleri de daha bir cesaretle yapılır…

Vizyonunuza Hazır mısınız?

Louis Pasteur bir defasında şöyle demişti: “Değişim, hazırlıklı zihinden yanadır. Ben hazırdım.” Bir vizyonunuz var ve onu gerçekleştirmek istiyorsanız, siz de hazır olmak zorundasınız. Çünkü gerçekten “hazır olan”, önüne çıkan fırsatı havada yakalamasını bilir. Bazen insanların “benim hiç şansım yok, kader bir kere yüzüme gülmedi” dediğini duyarız. Ben şuna inanırım: Şans ya da fırsatlar, illa ki her insanın hayatına ömründe birkaç kez çıkar. Kimi farkında bile olmaz, kimi ise değerlendiremez. Çünkü kişi, o şans ya da fırsata hazır değildir.   

Sporda bir laf vardır, “No pain no gain” diye. Yani acı yoksa kazanç da yoktur; tekrar tekrar çalışma yoksa, kas da yoktur. Vizyonunuz kas yapmaksa, disiplinli çalışmazsanız olmaz.

Benzer şekilde iş vizyonunuz, dünya çapında bir internet projesi yapmaksa, yapanların nasıl yaptığını iyi çözümlemek gerekir. Yeni bir kategori –melez koyun- yaratma vizyonu olmadan başkalarının yaptığını yaparak pazar payı kapmaya çalışmak ile, çaplı bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını kavramak gerekir. Myspace ile Facebook arasındaki farka bakın. Biri “arkadaş bul”, diğeri “arkadaşını bul” kategorisinin lideri. Fark çok küçük değil mi? Sadece “ını” kadar. Ama sonuç çok büyük; yaklaşık 15 milyar dolarlık yeni bir firma –Facebook-. Peki neden bu farkı küçükmüş gibi görünse de, başkası göremedi? Demek ki kimse dikkatli bakmadı –Mark Zuckerberg’e malum olan ışık, bize olmadı. Belki tesadüftü. Ama Mark bu şansa hazırdı ve iyi değerlendirdi. Herkes istediğini yapamaz -doğru. Ama istek olmadan, tesadüfen veya şansa bağlı birşey de olmaz. Piyango bileti alan, önce istemiş sonra eyleme geçmiştir. Kazanma garantisi elbette yok -ama kazanmayı istemiş olsa da, bilet almayanın hiç şansı yok.

Amazon, Yahoo, Ebay, Google, Flickr, Youtube, Facebook… Çocuklar doğru birşeyler yapmak istediler. Ama eyleme de geçtiler. Ve istediklerini yapabilen, fırsatları değerlendirebilen şanslı zümreden oldular.

İstemekle birşey olmayabilir (garantisi yok), ama “istemeden” de hiçbir şey olmaz. Çünkü gerçekten isteyen, o isteği elde etmek için çabasını/hazırlığını ortaya koyar -eyleme geçer- ve ondan sonra “fırsatı” bekler -İslam inancına göre “tefekkür” eder. Fırsat belirdiğinde de sıçrayışını yapar. Gol atma vizyonuyla (istek) kale önünde olursan (hazırlık), top önüne geldiğinde çakma şansın olur. Kuşkusuz gol atmanın bir garantisi yok. Ama gol atmak istediği halde harekete geçmeyenden (kale önüne gelmeyenden) daha fazla şansın olduğu kesin. 

Hayatta gelmek istediğiniz yere; yapmak istediğiniz işe hazır mısınız? Kendinizi düşlediğiniz yer için geliştiriyor musunuz? Yoksa sadece “olması için” bekliyor musunuz? Söyleyeyim: Hazır değilseniz, çok beklersiniz. Çünkü ya hiç olmayacaktır ya da olsa bile siz zaten değerlendiremeyeceksinizdir. Hadi abartmayalım; tesadüfen belki ilk işinizde başarılı olabilirsiniz. Ama unutmayın! “Neden başarılı olduğunu anlamayan, tesadüfen başarılı olmuş demektir.”

Nitekim Amazon, Yahoo, Ebay, AOL gibi internet girişimcileri, bence ilk işinde “tesadüfen başarılı” olmaya aday örneklerdir. Neden mi? Çünkü Amazon, internette başarılı olmanın, kategorisinde ilk ölçeklenen olmaktan geçtiğini anlamadığı için, hep ölçekli rakiplerinin işine sulandı (misal Ebay gibi açık artırma işine girdi). Ama acılı yoldan cezasını çekti. Aynı şekilde Yahoo, basit “ölçeklenme” prensibini anlayamadığı için bir çok kategoride cezasını çekti ve bazı işlerini tasfiye etti. Dikkat ettiyseniz Microsoft’u hiç saymadım bile. Çünkü interneti “anladığını” bile düşünmüyorum. Elindeki MSN ve Hotmail haricindeki internet projelerinin haline bakarsanız (özellikle “ben Microsoft’um” diyerek girdiği -ölçekleneni çoktan varolan- işlerine baktığınızda) ne demek istediğim daha net anlaşılır. Zaten internetin kalıntı ikonu Yahoo’yu satın almak için ısrarlı teklifleri, internet işini ne kadar anladığının ipuçlarını bize çok net veriyor.

Ben şahsen Ebay’i, diğerlerine nazaran daha başarılı bulurum. Çünkü Ebay, başlarda yaptığı hataları, sonradan yavaş yavaş görmeye başlayanlara en ideal örnektir. Şu an ölçeklenmiş kategorilere fazla girmemeye, girse de ölçekli lideri satın alarak girmeye (Paypal, Skype, StumbleUpon veya lokal açık artırma lideri olan rakipleri vb.) çalışmaktadır. Başta ilk girişimini tesadüfen tuttursa da, sonradan “neden” başarılı olduğunu çözümleyebilmiştir. Diğerleri de hastalıklarının ne olduğunu anlarsa, bence doğru vizyona çok rahat ulaşabilirler.  

Oysa Türkiye’deki internet girişimcilerinin ilk girişiminde dahi olsa başarısız olmaya bence hiç lüksü yok. Çünkü çoğumuzun cephanesi zaten “tek sıkımlık”. Onu da “nokta atış” yapmak varken, havaya veya bacağa sıkmamak gerekir. Majör hata yapmamak için de; interneti, dinamiklerini, başarı faktörlerini iyi analiz etmek ve bu analizin işaret ettiği eksiklikleri hızla telafi edip, gerekli kişisel/organizasyonel gelişim ve becerileri biran önce tamamlamak şarttır. 

Peki, vizyonu ve isteği olup da bir türlü harekete geçemeyen, maaşlı işinin rahatlık çemberini bir türlü kıramayan insanlar ne yapsın? Biraz cesaret. Aksi halde kafanız sürekli “ben düşünmüştüm, keşke yapsaydım”lardan kurtulamayacak.  Bu kişilerin psikolojisini Sigmund Freud çok güzel özetler: Onlar için “Eyleme geçmektense acı çekmek daha kolaydır.”

Sözün özü; hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Anlayana…

Pumalar Neden Vazgeçer?

Pumaları bilirsiniz; kendileri vahşi kedilerin uzak atalarından sayılırlar. Bu cangıl kedisinin birçok özelliği vardır. Fakat dillere destan olan, çok hızlı ve kıvrak koşusudur. Avının peşine düştüğü an, giderek hızlanır -vücudunun bütün eklem ve kaslarını ortaya çıkaran çevikliğini, izleyenlere huşu içinde seyrettirir. Ancak bu koşu bazen pumanın, bazen de paçasını kurtarmaya çalışan kurbanının zaferiyle sonuçlanır. Peki sizce bir puma, avının peşinden ne kadar koşar? Ormanların vahşi avcısının bu yazıya konu olmasının tek sebebi, “hesaplı koşusudur”. Çünkü bir puma, avının peşinden sürdürdüğü ölüm koşusunu, her zaman avının cüssesine göre ayarlar. Yani ceylanı yakalamak için koştuğu süre ile, tavşanı yakalamak için harcadığı süre aynı olmaz –hemen o anda zihninde bir masraf/kazanç hesabı yapar. Eğer koşarken harcadığı enerji miktarı, avından elde edeceği potansiyel enerji miktarını aşacak gibiyse, o an koşmayı bırakır. Yenilgiyi kabul edip başka bir av arar. Cevap her zaman nettir: “Sonuçtaki ödülün büyüklüğü”. Ceylanın peşinden fazla koşabilir, ama tavşanın peşinden çok daha az koşar. İşte internet dünyasında da başarının sırrı “pumalıkta”, yani harcanan emek ile ulaşılan ödül arasındaki dengeyi iyi ayırt etmekte yatıyor.

Yarı yolda birileri sizden evvel davranıp ölçeklendiyse, arkasından koşmaya gerek yoktur. Çünkü ondan sonrası duygusallık olur -küçük tavşanı elde etseniz de elde edeceğiniz enerji, harcadığınızdan az olur. Bu yüzden bazı durumlarda duygusal davranmayı bırakmak, vazgeçmek gerekir. Ayrıca bunu “başarısızlık” olarak da algılamamak gerekir. Çünkü buradan kazandığınız deneyim ile açığa çıkardığınız enerji ve kaynaklar, daha ölçeklenmemiş ve açık ara lideri henüz olmayan bir başka kategoride belki de ilk sizin ölçeklenebilmeniz için açığa çıkmıştır –yani zor ceylanlar veya kolay tavşanlar sizi bekliyor olabilir. Bardağın bu şekilde dolu tarafını görmedikçe ve ölçekli lideri takip etmekle yetindikçe; hem harcamaya devam eder hem de harcadığınızdan daha az kazanırsınız. Vazgeçenlere birkaç örnek vermek gerekirse;

  • Amazon’u tebrik etmek lazım. 45 milyon dolar harcayarak gerçek hayatın en başarılı mezatçılarından Sotheby’s ile beraber kurduğu açık artırmalı müzayede sitesinin, E-bay gibi ölçeklenmiş bir marka karşısında “çöp” olduğunu anlayınca çabucak acıya son verdi.
  • Ebay’i de tebrik etmek lazım. Kendi büyütüp palazlandırdığı sanal ödeme sistemi Paypal’a rakip olarak “ben daha iyisini yaparım” psikolojisiyle çıkarttığı Billpoint adlı servis, çevik ve ölçekli Paypal karşısında bir türlü tutunamayınca, 1.5 milyar dolar’ı tıpış tıpış ödeyip Haziran 2002’de Paypal’ı satın almak zorunda kaldı. 
  • Aynı şekilde Yahoo’yu da tebrik etmek lazım. “Yahoo Auctions” bir zamanlar açık artırma kategorisinin ölçekli devi E-bay’in rakibiydi. Yahoo, bu kategoride başarının kendinden çok ama çok uzak olduğunu nihayet anlayınca, Haziran 2006’da yaralı kolu kesti ve cenazeyi kaldırdı. Bir daha da o alana girmedi.
  • Unutmadan Google’ı da tebrik edebiliriz. Başkalarından gördükten sonra kurduğu “Google Video” servisi, o alana ilk giren ve çok kısa sürede ölçeklenen Youtube karşısında çuvallayınca; akıllı bir hamleyle “video paylaşımı” kategorisinin ölçekli lideri Youtube’u Kasım 2006’da primli fiyata da olsa -1.65 milyar dolara- satın aldı. Şimdi iki servis de Google bünyesinde yoluna devam ediyor.  

Örnekler çoğaltılabilir. Bütün bu vazgeçenler mutlu mu sizce? Bence gayet mutlular. Ne de olsa zarardan döndükleri andan itibaren acı bitti.

Peki vazgeçmeyenler? Hasta olana şekerli su bile acı gelirmiş. Bence önemli olan hastanın bizzat kendisinin “hasta” olduğunu farketmesidir. Aksi halde suyun niye acı olduğunu farkedemez -kendisini “sağlıklı” zannederek kabahati suya yükler. Google’ın Rusya’da, Japonya’da veya Çin’de; Yahoo’nun “arama” hizmetinin Japonya dışındaki birçok pazarda; Microsoft’un “arama” servisinin neredeyse tüm ülkelerde; Ebay’in Çin dahil birçok uzakdoğu pazarında; Facebook’un Almanya ve Rusya gibi lokal pazarlarda ölçekli rakiplerine diş geçirememelerine rağmen vazgeçmemelerini “hasta olduğunu anlamamaya” örnek gösterebiliriz. Ölçekli lider oldukları pazarlarda elde edilen kazançlar buralardaki kayıpları örttüğü sürece, bu kayıpları kimse sorgulamayacaktır (içerideki yöneticiler veya dışarıdaki yatırımcılarca). Ama vazgeçmedikçe kayıp devam edecek; savaşın kaybedildiğini anlayıp “keskin önlem” almadıkça bu lokal pazarlarda acı bitmeyecektir.

Sonuçta acı da olsa vazgeçmeyi bilmek ve enerjiyi başka alanlara rotalamak gerekir. Puma da avını kovalarken gerektiğinde vazgeçer. Ama vazgeçtiği için oturup ağlamaz. Bilakis “spor yaptım, kas yaptım, refleks geliştirdim” diye düşünür. Çünkü bilir ki “Vazgeçmek de bir erdemdir!”.

Cesareti Olmayan Kahraman Olamaz!

Köpeklerin kıstırdığı kediye kimse “korkmuyor” diyebilir mi? Korkar elbet. Ama önce arkasını sağlam bir yere dayar, sonra “gelin, ben varım, kaybedecek birşeyim kalmadı” der ve sezgisel refleksleriyle saldırıya geçer. Çünkü bilir ki orada oturup sonunu düşünse, çok şey kaybeder. İşte o yüzden “cesaret” korkmamak değildir. Cesaret, tam tersine çok korkmak ama yine de “ben varım” demektir.

Diyelim bir işe girişeceksiniz. Hayaliniz hep sizi kemiriyor. Ama bir türlü start veremiyorsunuz. Maaşlı işinizi bırakamıyorsunuz. Alternatiflerinizi masaya koyun. “En kötüsü ne olur?” diye düşünün:

  •  “Yeterli sermayem yok, bulabilecek miyim?”: Merak etmeyin kervan yolda da düzülür. Emin olun, maaşlı işinizdeyken yaptığınız başvurulardan daha iyi sonuç alırsınız. Çünkü yatırımcılar, elini taşın altına koyup harekete geçenlere daha pozitif bakar.
  •  “İşler iyi gitti, küçük hatalarımız olsa da ders aldık.”: Ne güzel.
  • “Yolda nefesim (sermayem) tükendi, ama işler planladığım gibi gitmese de projem ilgi görüyor.”: Projeniz gerçekten iyiyse, bir şekilde takviye edersiniz (eş-dost, yatırımcı vs).
  • “İlk projem iyi gitmedi, ama çok şey öğrendim, ikinci projem taş gibi.”: Gerçekten öyleyse, kolay yatırımcı bulursunuz.  
  • “Ya tamamen başarısız olursam?”: En fazla 6-9 ay sonra parasız kalırsınız. Cenazeyi kaldırın. Nasıl olsa en kötü ihtimal maaşlı bir işe girersiniz (Başlarken minimum 6-9 aylık gider için sermayeniz vardır diye düşünüyorum).
  • “Peki iş başvurusu yapacağım. Başarısız birini alırlar mı?”: Sizden iyisini mi bulacaklar. Kendinize ne kattığınıza bakın, hatta onlara ne katacağınızı anlatın.

Yani akla gelebilecek tüm senaryoları düşünün. Başarısız olmak mı? İşsiz kalmak mı? Dilencilik yapmak mı? Ya da ölmek mi? (Allah korusun) Hepsinden korkun. Korkun ki hazırlık yapın, kendinizi daha çok geliştirin -dış çevrenizi de geliştirin. Korkmak iyidir, adama tedbir aldırır, hazırlık yaptırır.  

İşin sonuna, hatta sonun ne olacağıyla ilgili gerilime dayanacak gücünüz/direnciniz yoksa, yani “en kötü son” ihtimaliyle yüzleşemiyorsanız, maaşlı işinize devam etmenizde hayır var. Ya hazır olacağınız zamanı bekleyin ya da bence hiç zahmete girmeyin. Ama 1-2 yıl sonra projenizin benzerini birileri yaptığında “ben düşünmüştüm” demeyin lütfen. Çünkü tarih, bunu diyenleri hiç hatırlamaz.

“Şans cesurlara yardım eder” denir. Evet şans cesurlara güler. Ama eylemci cesurlara, harekete geçenlere, hazırlık yapanlara güler -oturanlara değil. Sonunuzu çokça düşüneceğinize tedbir almaya girişin derim (naçizane). Tedbirinizi aldığınız takdirde, harekete geçtiğinizdeki cesurluk, “cahil cesareti” olmamış olur. 

Her cesareti olan kahraman olamaz belki, doğru. Özellikle cahil cesaretiyle iş yapmamak için riskleri ölçülebilir hale getirmeyi unutmamak lazım. Bir maymun cinsi, kendisine verilen fındık-fıstıkları önce (çok afedersiniz) kıçına sokup çıkarır, sonra tüylerine sürüp temizledikten sonra ağzına atarmış (hijyen önemli:). Hayvan bile riski uygulamalı ölçüyor, tedbirini önden alıyor. Sonuçta her yediğinin vücudundan çıkıp çıkamayacağını önceden bilmek istemesi kadar doğal birşey olamaz. Kimbilir belki de bu türün genetik kodlarında “cevizi kabuğuyla yutmuş” bir dedenin mirası vardır.

Zaten Seth Godin’in öğütlediği gibi, “dip”i geçemeyecek olanlar veya geçeceğine inanmayanlar bu işe hiç başlamasın. Sonuçta başarılı olmak da var, cenazeyi kaldırmak da. Önemli olan başarısız olmak değil. Önemli olan, başarısızlık belirdiğinde, bir ürün veya proje “ölü” doğduğunda; cenazeyi kaldırma cesaretine de sahip olmak.

Evet, her cesareti olan kahraman olamaz belki ama, cesareti olmayan da sadece emekli olur…