Tavuk Yumurta Problemi

Argoda “iki ucu boklu değnek” denir ya, işte internette “Tavuk mu Yumurtadan yoksa Yumurta mı Tavuktan Çıkar?” problemi öyle bir problemdir. Bu yüzden projenizi büyütmek ve hızla ilk ölçeklenen olmak yolunda belki de proje fikrinden sonra ilk tasarlanması gereken kurgulardan birisidir bu. Zira bir taraftan, yeterli kullanıcı sayısı olmadığı için reklamverenleri ve iş ortaklarını sitenize çekmekte zorlanırsınız; diğer taraftan ise yeterli iş ortağı/tedarikçi vs. olmadığı için kullanıcıları sitenize çekmekte ve onları aktif tutmakta zorlanırsınız. Herkes sanki işbirliği etmişçesine “hele bir büyüsün de gelelim” der. Üstelik yatırımcılar, bu ikisini birden görme ışığı olmadan kesenin ağzını hiç açmaz.

Örneğin elinizde bir proje var, adı da Facebook olsun. Projenize “ilgi” yani kullanıcı bolluğu (tavuk) yaratmadan reklamveren (yumurta) size reklam vermeye istekli olmayacak ya da çok daha düşük bedellerle daha çok reklam yayınlamak isteyeceklerdir. Çünkü reklamveren gözünde rekabet gücünüz ve “vazgeçilme katsayınız” düşüktür. Bu yüzden reklamlarını sizin mecranız -yani kullanıcılarınıza yayınlamak- yerine piyasadaki diğer mecralarda rahatlıkla yayınlatabilir.

Aynı şekilde “yatırımcılar” tarafına geçtiğimizde, iş modelinizde ve uygulamada tavuk problemini nasıl çözeceğinize onları ikna etmeden size sermaye (yumurta) vermeye ya pek yanaşmayacak ya da sizin kendi firmanıza biçtiğiniz değerden daha düşük bir değer belirleyerek, çok daha yüksek bir hisse oranı karşılığında nakit olarak daha düşük bir sermaye katkısı (raising) önereceklerdir.

Başkalarının doldurmadığı bir boşluğu ilk siz doldurduğunuz yani ihtiyacı gören yeni bir kategori yarattığınızda “ilgi” üretmek konusunda belki çok zorlanmayabilirsiniz. Ama genelde yaşanan bu değildir. Hep birileri başkalarının girdiği alanlara ufak farklılıklarla girip bir pay almaya çalışır. Tipik bakkal yaklaşımıdır bu. Köşede bir bakkal açılır ve iyi iş yaparsa hemen yanına bir bakkal da başkası açar. Ama ilk bakkalın cirosunu artık ikisi paylaşıyordur. Halbuki o bakkalın başarılı olduğu noktaları yakalayıp (lokasyon, müşteri hizmeti, rakiplere uzaklık vs) başka semtte açsalar sorun olmazdı. 

Konumuza dönersek; Facebook tavuk problemini, önce çoğu ülkede eski okul/iş/mahalle arkadaşını bulma konseptini iş modeline gömerek; kabul gördükten belli bir süre sonra da, uygulama API’lerini webmaster’lara açma vizyonuyla “dış dünyadaki ortak aklı” kullanarak çözdü. Üstelik tüm bunlar ana (core) iş modelinin içine gömülü olduğu için ağızdan kulağa hızla yayıldı ve böylece neredeyse hiç pazarlama giderine katlanmadı. Yumurta (sermaye) probleminin en büyük parçasını ise rakipsiz iş modeli sebebiyle daha ilk roundda aldığı $500.000 destekle çözdü. Sonraki round’larda aldığı paralar önemli gözükebilir ama unutmayalım ki bunların hepsi ilk ilginin yaratılmasından sonra zaten iplik söküğü gibi geldi. Şu anki en büyük problemleri, oluşan ilgiyi paraya dönüştürecek yolları (yeterli ciroda reklam yayınlama vs) bulmak. Çünkü reklamverenlerin ilk serzenişi, harcadıkları paraya oranla yayınladıkları reklamlardan istedikleri düzeyde verim alamamak. Açıkçası bu, diğer sosyal ağların da problem gibi gözüküyor. Çünkü bu tür platformlara insanlar sosyalleşme ve eğlence amaçlı girdikleri için reklamlara pek dikkat etmiyorlar. Aynı problemi hatırlarsanız YouTube’da da bir ara yaşadı (henüz daha Google’a satılmamıştı). Google reklamları yayınlanmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra o reklamları hemen kaldırdılar (kimse tıklamadığı için). Çünkü insanlar reklam izlemek için değil video izlemek için oradaydılar. Şu anda Youtube bildiğim kadarıyla yılda 200 milyon dolar kadar reklam geliri kazanıyor ama o çapta bir sitenin masrafları için yeterli olmasa gerek. Dolayısıyla eğlence ve sosyalleşme içerikli bu tip sitelerin yaratıcı gelir kalemleri üretmek için daha farklı düşünmeye ihtiyacı var.

Tavuk - Yumurta Çelişkisi Nasıl Çözülür? 

Tavuk problemi için çözüm yöntemlerinden biri “hormonlu büyüme” olabilir. Hormonlu büyümeyi, doğru mecralarda reklam yayınlamak olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Web 1.0 projelerinde hala işleyen bir yöntemdir ama bütçe gerektirdiği için her girişimci bu yolu benimsemeyebilir.

İkinci çözüm yolu olarak klasik “İş Ortaklığı Programı” yani “affiliate networking”ten bahsetmek mümkün. Bu yöntemi hem kullanıcı sayısını arttırmak hem de gelir yaratmak için kullanabilirsiniz. Ama elinizde kesinlikle para kazanmaya müsait bir model olması ve affiliate network’ünün de buna ikna olması gerekir. Benim bildiğim, Türkiye de bu konuda faaliyet gösteren çok kurum yok (ilgilenen yatırımcılara duyurulur). Aklıma reklamstore.com örneğinden başkası gelmedi şimdilik. Bir de bu işi kendi çabalarıyla yapanlar yani kendi iş ortaklığı programını oluşturanlar var. Mesela Gittigidiyor.com buna bir örnek.

Bir diğer çözüm yöntemi, ağızdan kulağa yayılıma uygun kampanyalarla siteye kullanıcı çekmek olabilir. Kampanyanın ucundaki havucun illa para veya maddi hediye olması gerekmiyor. Doğru kurgulandıktan ve düzgün işbirlikleri yapıldıktan sonra bazı kampanyalar çok düşük maliyetlerle bile çok iyi çalışacaktır.  

Sözü fazla uzatmadan, yumurta problemine bir çözüm örneği olarak UzmanTV’nin para kazanma modelleri konusunda, kurucusu Ersan Özer’in fikirlerini http://www.ersanozer.com/2008/10/10/uzmantv-nasil-para-kazanacak/ adresinden; Pazarlama Danışmanı Özgür Alaz’ın, kullanıcıların sadık ve aktif kalmasını sağlayan örneklerden bahsettiği yazısını ise http://www.marketallica.com/2008/06/09/pilliye-yeni-bir-gelir-dagitim-modeli-gerek/ adresinden inceleyebilirsiniz.

Buradaki amacım, anlaşıldığı üzere tavuk-yumurta ikilemine çözüm için her projeye uyacak, ortak veya hap bir çözüm üretmek değil. Zaten en doğru çözüm, fikir sahibinin projesine odaklanarak, ihtiyaca has çözümleri bir şekilde üretmesi -ya da ürettirmesi- olacaktır. 

Şimdiden kolay gelsin…

Lokal Pazarda Klonlamak

Her ne kadar internette taklitçiliğin ve taklit iş yapmanın son kullanma tarihi geçmiş olsa da, konu lokalde iş yapmaya gelince taklitçiliğin veya klonlamanın hiçbir zararı olmaz. Çünkü başarılı bir ölçeklenme için en kestirme yollardan biri klonlamaktır. Yaratıcılığa hiç gerek kalmaz. Başka ülkelerdeki başarılı örnekleri hemen yakalayıp anında kendi ülke gerçeğine uyarlamak, taklit de olsa size “ilk farkeden ve harekete geçen” olmanın avantajını sunar. Burada unutmamak gereken; kültürel uyarlamanın kesinkes başarılı olacağıyla ilgili bir kaide olmamasıdır. Bu sebeple bir hayal kırıklığına uğramamak için hitap edeceğiniz kültüre uygun doğru projeleri seçmek gerekir.    

İnternette talep görecek orijinal bir iş üstünde olduğunuzdan emin olamıyor hatta kimsenin görmediği ihtiyaçları görmek ve cesaretle harekete geçmek konusunda tereddüt yaşıyor olabilirsiniz. Çünkü bir “melez koyun” yaratmak için gerekli yaratıcılığa sahip olmak bir yana, çeşitli sebeplerden dolayı (kriz, sermaye yokluğu vs) riske girmek istemiyor da olabilirsiniz. Zira dünya’da daha önce denenmiş ve tutmuş iş modellerine sermaye bulmak kolay olsa da, yeni paradigmalar getiren farklı projeleri yatırımcılara anlatmakta zorlanmak gayet doğaldır. Bu durumda geriye 2 alternatif kalıyor: Ya orijinali bir yerlerde başarılı olmuş olan klon bir site yaratırsınız ya da yaratılmış birini –kaynağınız varsa- satınalırsınız. Eğer klonu bizzat kendiniz yapmaya karar verdiyseniz önünüzde, gireceğiniz pazarın “ölçeklenmiş veya ölçeklenme yolunda ilerleyen başka bir rakip klonu” olmadığından emin olduktan sonra harekete geçmelisiniz.

Eğer Facebook’un başarılı olduğunu hızla görüp, daha Facebook uyanmadan Almanya’da ya da Rusya’da çabucak bir benzerini yaparsanız ve orijinali gibi benzer yöntemlerle giriş bariyerini yükseltip hızla ölçeklenirseniz sorun yok. Çünkü Facebook’taki başarıyı gören diğer yatırımcılar size koşa koşa gelip parayı bastırır. Alman Facebook klonu StudiVZ.net’in 100 milyon €’ya, Rus vkontakte.ru’nun da ciddi bir paraya kolayca el değiştirmesinin sırrı da burada zaten. Şu son durumda, kullanıcıların kolay kolay kopamayacağı yani yapışkanlığı çok yüksek bir kategori olan “Arkadaşını bul” kategorisinde bu pazarlar Facebook’a çoktan kapandı. Çünkü bu lokal rakipler artık bulundukları pazarlarda ilk ölçeklenen “başarılı klonlar”.

Peki bundan sonra Youtube Çin’de, Google Japonya’da, Ebay Çin’de, Amazon Türkiye’de (kendi girerse) kolayca ve arzuladığı çapta bir varlık gösterebilir mi? Lokal rakipler henüz ölçeklenmeden girselerdi, cevap hemen “evet” olabilirdi. Ama artık çok geç. Çünkü köşebaşları kapıldı. Şimdiden sonra ya çok sabretmek ve bu rakiplerin ciddi hata yapmalarını beklemek ya da onlara ortak olmak veya komple satın almak zorundalar. Aynı Ebay’in gittigidiyor.com’a ortak olması ya da Xing’in çember.net’i satın alması gibi.  

Örnekler çoğaltılabilir. Özetle “kategorisinde ilk ölçeklenmek” demek, aslında ilk etapta lokal pazarda yani yerel ülke/bölge piyasasında ölçeklenmeyi kapsar. Size “kloncu” veya “taklitçi” diyenler öncelikle varsın, orijinal işi yaratanların, sizin ülkenize gelmekteki geç kalma vizyonunu sorgulasınlar.

Ölçeklenmenin Nimetleri

Her zaman  belirttiğim gibi, önemli olan kategoriye “ilk” girmeniz değildir. Ölçeklenmemiş bir kategoriye “doğru ilk” olarak girmiş ya da lokal bir pazarda klonlama da yapmış olabilirsiniz. İnternet bazlı işlerde herhangi yeni bir kategoriye veya alt kategoriye ilk ya da doğru ilk girmek neden önemli? Çünkü ölçeklenme yolunda emin adımlarla ilerlersiniz. Bir kere ölçeklendikten sonra da hem kuralları siz koyar hem de en çok parayı siz kazanırsınız.

Bunlunduğunuz pazarda ölçeklenmiş lider olmanın avantajlarına kısa kısa değinecek olursak:

Kategori Katili siz olursunuz: Böylece rakiplerinizi rahatlıkla safdışı bırakmaya gücünüz olur. Ölçekli olanın ya para stoğu ya da para bulma gücü –raising- yüksektir. Besin zincirinin en üstünde olduğunuz için hem kendi pazarınızda hem de varlık gösteremediğiniz diğer ülke pazarlarında kendinize rakip olabilecek, size benzer veya farklı bir modelle parlayan lokal rakipleri satın alarak onları safdışı bırakabilirsiniz.

Kuralları siz koyarsınız: Pazara o kategoride ilk giren, kuralları da belirler. Feedback’lere göre revize eder. İnce ayarları ilk o yapar –eğer kullanıcıları dinliyorsa. 

Fiyatları siz belirlersiniz: Makul ve kabul edilebilir olmak kaydıyla fiyatları siz koyarsınız. Kullanıcılar da yapışkanlık yarattığınız için sizden kolay kolay vazgeçemezler. Çünkü ölçekli olan, en çok değer katandır –ve bu değerin de bir bedeli olur.

Giriş bariyerini yükseltirsiniz: Her isteyen elini kolunu sallayarak sizin kategorinize giremez. Biraz akıllıysa önce giriş bariyerinin ne yükseklikte olduğuna bakar. Gözü kesiyorsa girer. Katma değeriniz ne kadar yükselirse, bariyeriniz de o kadar yukarı çıkar. 

Vizyon farkınızı ortaya koyarsınız: Başkaları size yetişmek için uğraşırken, siz elinizdeki mevcut ürünü/teknolojiyi öldürecek gelişimleri planlarsınız. Rakipler teknolojinizi ya da yönteminizi taklit ettiğinde siz yeni ürününüzün veya gelişimlerinizin duyurusunu yaparsınız.

Kolay taklit edersiniz: Siz artık ölçeklendiyseniz ve bir rakibiniz yenilikçi ve farklı bir yöntem/süreç/teknoloji buldu ise onu hemen taklit edebilirsiniz (hem de utanmadan). En fazla bir üçlük yemiş olursunuz. Ama daha fazla üçlük yememek ve kapanan farkı tekrar açmak için hızla telafi etme şansınız olur.   

Deneme yanılma lüksünüz olur: Yap boz gibi çeşitli yöntemler, ürünler, teknolojiler deneyecek gücünüz ve toleransınız vardır. “Hazır! Ateş! Nişan Al” mantığıyla kullanıcıları rahatsız etmeyecek tonda birçok şeyi dener ve tutan işleri uygulamaya koyarsınız –tutmazsa da pazar araştırması olmuş olur. Hem de yenilikçi imajınız kuvvetlenir.

Rakip penetrasyonu artırır, size yazar: Rakipler reklam da yapsa, “ölçekli olan” dolayısıyla kullanıcıya daha çok değer katan siz olduğunuz için bilinçlenen tüketici size gelir. Pazar penetrasyonu arttıkça siz daha çok pazar payı kazanırsınız.  

Unutmayın, ”ilk olmak” ölçeklenmeye en kısa yoldan gitmek olsa da bir kere ölçeklendikten sonra önemli olan hep ”ölçekli lider” kalabilmektir. Basireti bağlanmayan ve bayrağı kendi devralanlardan olmanızı umarım.

Ağızdan Kulağa Yayılıma Çanak Tutmak

Bataklıkları bilirsiniz. Birçok organizmayı ve yaşam türünü içinde barındıran komplike ve zengin bir habitattır. Sivrisinekler de en çabuk bataklıklarda çoğalır. Kendileri insan ve memeli hayvanların kanıyla beslenirler. Birçok türü bulunmasına rağmen özellikle bir türü, sıtma mikrobu aşılayarak geçmişte birçok hayvan ve insanın ölümüne sebep olmuştur.

Sivrisinekleri (yayıcılar) ve taşıdıkları virüsleri (hikayeler) iş hayatıyla bağlantı kurmak için sanırım kullanabiliriz. Yeni bir kategoride doğru bir internet projesi hazırlıyorsanız, ilk amacınız projenizin hayata geçtiğinde birileri tarafından farkedilmesini sağlamak olacaktır. Peki bu farkındalığı hızlı bir şekilde nasıl yaratır ve işinizi “konuşturan iş” haline getirirsiniz? Tabii ki öncelikle “verimli bir bataklık” -yani ağızdan kulağa yayılıma çanak tutan bir ortam- oluşturarak. Mümkünse bu bataklığı arazinizin (ürününüzün, projenizin) tam göbeğine “en başta” yerleştirmenizi öneririm. Çünkü ürün ya da projeniz bir kere oluştuktan sonra bu eksikliğin farkına varmanız ve sonradan eklemlemeniz, size daha pahalıya malolacaktır.

Siz bir bataklık oluşturduğunuzda (doğru proje) otomatikman sivrisineklerin üremesine (hikaye yayıcılar) uygun bir ortam yaratmış olursunuz. Böylece sürekli kendiniz hikaye uydurmak ve yaymaya çalışmak zahmetinden de kurtulursunuz. Örneklerle destekleyecek olursak:

  • Facebook‘un uygulama API’lerini tüm webmaster’lara açma cesareti göstermesi, bataklık oluşturmaya çok bariz bir örnektir. Artık dışarıdaki herkes sanki Facebook çalışanıymış gibi çeşit çeşit aplikasyon geliştirebilir. Zaten tutulan uygulamalar da (verimli sivrisinekler) Facebook’u ağızdan kulağa dolaştırır.
  • Gittigidiyor‘un açık artırma sisteminin kendisi zaten ilginç müzayedeler için bir bataklık gibidir. “Kendisini satan santrofor” veya “Osmanlı tokadı” ya da “Tangasını satan Bilkent’li” vbg. ilginç sivrisinekler her zaman çıkar.
  • Youtube‘da hergün yüzbinlerce video yükleyip bunları başkalarına forward’layan kişiler birer hikaye üreticisi ve yayıcısı sivri’lerdir.
  • Secondlife‘ta sanal şube açan firmalar (Vestel, Reuters vs), bunu basında duyurarak Secondlife’ı da ücretsiz duyurmuş olurlar. 

Hikayelerin hepsinin etkili olacağıyla ilgili elbette bir kaide olamaz. Zaten sivrisinekler de yemek için yiyecek -yani insan veya hayvan kanı- bulamadıkları zaman açlıktan ölürler. Eğer projeniz Youtube ise, her yüklenen video’nun onbinlerce kişi tarafından izlenmesini beklemeyin. Yüklenen tüm videoların belki de maksimum %1′i onbinlerce kez izlenmiştir. Özellikle çiftleşme öncesi emilen kan, dişi sivrisineklerde afrodizyak etkisi yapar ve sivrisinek sayısında patlama yaşanırmış. Facebook’ta kullanılma patlaması yaşayan uygulamalar, blogları sıklıkla takip edilen bloggerlar, Friendfeed‘de ilgiyle takip edilen insanlar veya Youtube’da izlenme rekorları kıran videolar da “içeriği ilgi çeken bileşenler” (afrodizyak etkisi yaratan kan’lar) oldukları için hemen etkisini gösterir ve hızla yayılarak kendilerinden bir hayli konuştururlar.

Bütün bunlar hikayeyi bizzat sizin üretmeniz yerine “hikaye üreten ve yayan sivrisineklere çanak tutan ortamlar üretmek”le alakalı. Zaten internette bütün hikaye “kulvarında ilk ölçeklenen olmak” üzerine kurulu. Konuşturan hikayelerin bütünleşik etkisi, sizi hızla bu hedefe üstelik en ucuz yoldan yaklaştıracaktır. Çünkü bataklığın verimlilik düzeyi, fanınız olan sivrisinekleri çoğaltacak ve sizi çok hızlı şekilde akıllara kazınan bir marka yapacaktır. Hatırlayın, çabucak markalaşan YouTube’dan sonra ortaya çıkan GoogleVideo bir varlık gösterebildi mi? Sonunda satın almak zorunda kaldılar (akıllı hareket). 

Bir de bu sineklerin bir türü hastalık bulaştırırsa (misal, Youtube’da hükümetlerce tepki gören içerik) hemen bataklığı kurutma aksiyonları alınır. Siz de kendi projenizde herşeye hazırlıklı olun, duruşunuzu belirleyin ve önleminizi önceden alın.

Dikkat ettiyseniz bu yazıda, kendi hikayenizi, ağızdan kulağa yaymak için kuruluş öykünüzü, ortaklarınızın geçmişini, bir apartman şirketi olarak ne zorluklar çektiğinizi, firmanızın çevreye ne kadar duyarlı olduğunu ya da ürününüze neden albenili bir broşür yaptığınızı ortalıkta (forumlar, bloglar, gazeteler vs) anlatmanızdan bahsetmiyorum. Bunları zaten herkes yapmaya çalışıyor. Siz de yapın.  

Özetle, hem hızlı büyümek hem de reklam/pazarlama maliyetlerini düşürmek (belki de sıfırlamak) için önceliğiniz, hikaye üretmekten çok, hikayenin üreyeceği ortamı yaratmak olsun. Gerisini sivrisineklere bırakın…

İnternette Ölçeklenmenin Anatomisi

Ölçeklenme kavramının önemi belki de ilk defa Sanayi Devrimi ile anlaşılmıştı. T modeli bir Ford’u 3-5 adet üretmenin maliyeti ile 3.000–5.000 hatta 300.000–500.000 adet üretmenin maliyeti arasında inanılmaz farklar vardı. Dolayısıyla “eşsiz bir el yapımı” arabanın gördüğü ihtiyaç ile hemen hemen aynı ihtiyacı gören o zamanki standartlaştırılmış Ford arasındaki maliyet uçurumunun birkaç misline çıkması normaldi. Buna kısaca “ölçeklenmenin maliyet avantajı” dememizde pek sakınca olmaz sanırım. Maliyet avantajını yaratmak isteyen firmaların tek yapması gereken; rakiplerinin ürün veya hizmetine bir farklılık ekledikten sonra talebe göre yüksek sayıda üretip pazarlamaktı. Zaten geleneksel ekonomilerde ölçekli üretim yapılan kategorilerdeki rakiplerin (Cola-Pepsi, Ford-Renault, Vestel-Beko-Samsung vs.) pazar payları arasındaki farka baktığımızda, bu farkların ekstrem durumlar hariç birkaç puanı geçmediğini rahatlıkla görürüz.  

İnternet Devrimi’nden bu yana ortaya çıkan ölçekli işlere baktığımızda ise, ölçeklenen firmaların (Amazon, MySpace, Facebook, Google, Linkedin, Youtube, Ebay, ülkemizde ise GittiGidiyor, Hepsiburada, Kariyer.net, SuperTeklif, İzlesene vs.) pazar paylarının, kendi kategorilerindeki rakiplerine nazaran çok yukarılarda olduğunu görmek mümkün. Fakat internetteki ölçeklenmenin Sanayi Devrimi’ndeki ölçeklenmeyle kıyaslandığında tüketici açısından genelde herhangi bir maliyet avantajı yaratmadığı da rahatlıkla görülebilir. Kuşkusuz tüketici açısından büyük bir fayda olduğunu unutmamak gerekir. Örnekleyerek anlatırsak:

Alıcı-satıcı bolluğundan dolayı “açık artırma” kategorisinin ölçekli lideri olan Gittigidiyor’da satışa koyduğunuz 2.el telefonunuza süre bitiminde 45 adet alım teklifi geliyor ve 200 YTL’ye satabiliyorken; aynı telefona HemalHemsat.com’da  maksimum 5 adet teklif bırakılıyor ve en yüksek teklif olduğu için orada telefonunuzu maksimum 120 YTL’ye satabiliyorsunuz. Elbette GittiGidiyor’a ödeyeceğiniz 20 YTL’lik %10 komisyon sizi rahatsız etmeyecektir. Halbuki aynı işlem için HemalHemsat.com’a çok daha az oranda veya tutarda komisyon verecektiniz.

Aynı şeyi Google’da yayınladığınız reklamlar için düşünelim. Sitenize Adwords/Adsense programlarından elde ettiğiniz dönüşüm oranlarıyla (conversion rates), çok daha düşük maliyet karşılığında daha fazla kişiye reklamınızı gösterip trafik sağlayabiliyorsunuz. Halbuki aynı şeyi Yahoo’da, Mynet Adklik’te veya Adnet’te yaptığınız durumda gelen trafiğin hacmi ve verimliliğine baktığınızda genelde en fazla verimi Google’dan aldığınızı farkedeceksiniz. Üstelik insanlar Google’da arama yaptıkça, sitenizin doğal arama sonuçlarında (organik bölümde) bulunma oranı, her geçen gün daha fazla artacaktır. Çünkü orada yaptığınız reklam sayesinde sitenizin pagerank vb. değerleri yükselmekte (belli bir yere kadar); küçük dokunuşlarla Google arama motoru optimizasyonlarınız (SEO) gelişmektedir. 

Kısaca gelmek istediğim nokta; İnternet Devrimiyle birlikte “ölçeklenme” kavramı maliyet eksenli olmaktan çıkıp “fayda” eksenli hale gelmiştir. Burada fayda kavramının içini, yapılan işe göre farklı olgularla doldurabilirsiniz. Örneğin açık artırma platformlarında ölçekli liderin tüketiciye sunduğu ana fayda, “alıcı-satıcı bolluğu” iken; B2C işinde “güvenilir marka ve ürün sayısı”; kariyer işinde “cv-firma bolluğu”; sosyal network’lerde “üye bolluğu”; arama motoru işinde “hızlı ve doğru sonuç getirme”; video işinde ise “yüklenmiş video bolluğudur”.

Dikkat ederseniz maliyet avantajı artık tüketici için değil de, genelde kurumsal firmalar için geçerli olmaktadır. Kariyer.net’de firmanıza aday bulmak için ödediğiniz yıllık üyelik bedeli, diğer rakip sitelerden yüksek gözükse de, orada daha çok CV yeraldığı için daha kısa sürede ve diğerlerinden daha çok pozisyon üretme şansınız var. Hepsiburada’ya toptan ürün tedarik ediyorsanız, birim fiyatınız düşük olsa da daha çok ciro üretme şansınız var. Yemeksepeti’nde restoran olarak yemeklerinizi sergilerken, diğer yemek sitelerinden daha yüksek oranda komisyon ödeseniz de, daha çok satış yapıyorsunuz (üstelik cironuz arttıkça komisyonunuzun düşme şansı da var). Oysaki bu sitelere tüketici/bireysel kullanıcı olarak üye olduğunuzda -özellikle belli bir bedel karşılığı hizmet alınan durumlarda- ölçekli lidere (gittigidiyor, cember.net, hepsiburada vs.) genelde rakiplerinden daha yüksek ücretler ödersiniz.  

Sadede gelirsek; anlaşıldığı üzere internette ekmek yiyebilmek için ölçeklenmek şart. Peki her isteyen istediği kategoride ölçeklenebiliyor mu? Sanayi Devrimi sonrası geleneksel ekonomi firmaları için cevabımız “evet”. Paranız var ve potansiyeli olan alanlarda akıllı yatırımlar yapıyorsanız genelde sorun yok. Ama internet işiyle uğraşacaksanız eğer, maalesef kategorisinde “ilk ölçeklenenler” dışındakilere pek ekmek yok. Varsa da aslanın ağzında…