Son Yazilar
Çok Geç Kalmayın!
Sep 29, 2008 Doğru Zamanlama 7 Comments
Nasıl ki fazla ileri gitmek (projeye erken girmek), bir zamanlama hatasıysa; artık köşebaşlarının tutulduğu, ölçekli bir liderin olduğu kategorilere sonradan girmek de bir zamanlama hatasıdır. Hatta yola ilk siz çıksanız da, bayrağı sonradan başkasına kaptırmış olabilirsiniz. Eğer o aşamadan sonra liderlik şansınız yoksa, çok diretmeden o kategoriden çıkmanızı öneririm. Çünkü enerjinizi, lideri olabileceğiniz başka kategorilere kanalize etmenizde fayda var. Aksi halde doğru zamanda vazgeçemediğiniz için sonradan daha çok acı çeker ve çok üzülürsünüz.
Ayrıca, doğru bir yatırımdan “çıkış (exit) zamanlaması”nı da -sezgilerinize güvenerek- çok iyi tayin etmek gerekir. Diyelim ki doğal yoldan organik büyüme için yeteri kadar boşluk kalmadı; hatta -belki de- rakiplerinizi satınalarak inorganik büyümenizi de yaptınız. Peki çıkış zamanlaması için neyi ölçü almak gerekir? Mesela yıllık bazda üssel veya geometrik büyüme yavaşladığında ve büyüme çift haneli rakamlara gerilediğinde, çıkış zamanlaması için yol haritanızı planlamaya başlamanızda ciddi fayda olabilir. İçinde bulunduğunuz pazar gitgide olgunlaşırken -eğer diğer lokal pazarlarda da büyüme imkanınız yoksa- ve büyüme tek haneli rakamlara doğru yaklaşırken, hala kararsızlık içindeyseniz, belki de çok geç kaldığınızın resmidir. Bu konuda cember.net’i 4.3 milyon € üzerinden Xing’e doğru zamanda satışından dolayı Çağlar Erol’u tebrik etmek gerekir. Zira şu anki kriz ortamında bu değerleri görmek hayal olabilirdi.
Borsa da bir kural vardır. Tüm malı kolay kolay en dipten alamayacağınız gibi, en üstten çıkma şansınız da yoktur. Hisselere ancak kademeli olarak girer veya çıkarsınız. “Ben daima en dipten alır, en üstten çıkarım” diyenler varsa, bilin ki yalan söylüyordur. Aynı şekilde de internet şirketinizi illa en yüksekten satacaksınız diye bir kaide olamaz. Kafanızdaki fiyatı bulduğunuz anda sezgilerinize güvenerek çıkın. Bir daha da geriye dönüp “Tüh! Ucuza gitti” diye düşünmeyin. Unutun ve yeni yatırımlarınıza odaklanın.
Turk.net girişiminin çıkış (exit) hikayesini belki bilirsiniz. Şirketin %70’i kurucusu Ahmet Yürekli tarafından 1999 yılında 25 milyon dolara Sabancı’ya satıldı. Satınalınırken bile karda olduğunu sanmadığım şirket -bırakın Sabancı’nın çapıyla uyuşmayı- 2008’in başında NetOne’a devredilirken dahi ciddi bir değer oluşturmuyordu (bildiğim kadarıyla tamamı 3 milyon YTL’ye ancak satılabildi). O yüzden bence kurucuları tarafından çıkış zamanlaması cuk oturdu.
Mesela ülkemizde bir Arabul.com hikayesi vardır. 2001 krizinden önce onun da -zannedersem- Sabancı’ya satışı gündemdeydi ve görüşmeler pozitif anlamda sonlanmak üzereydi. Konuşulan para da o zamanın şartlarında hiç de azımsanacak bir tutar değildi (7 milyon dolar diye duyduğumu hatırlıyorum). Ama kriz patladıktan sonra site elde kaldı. Sahipleri vaktinde çıksaydı çok mesut olurlardı elbet, ama kader…
Yakın zamanlardaki Weblebi.com hikayesini de duymuş olabilirsiniz. Geçtiğimiz aylardaki Amerika krizi çıkmadan önce görüştükleri yerli/yabancı yatırımcılar arasında eminim ki elle tutulur teklifler vardı. Ama şirketlerine kendilerince “daha yüksek” değer biçtikleri için bir türlü kimseyle el sıkışamadılar. Haliyle kriz patlayınca da, şirket ortaklarının beğenmediği o kriz öncesi fiyatlar, artık yatırımcıların gözünde büyüdü ve teklifler küçüldü. Sonuçta krizden darbe alan ve nakit akışını çeviremeyen firma batmış oldu. Yazık!
İnternetin kalıntı ikonu haline gelen Yahoo!’nun Microsoft tarafından satınalma tekliflerini (en son teklif 49,5 milyar dolar idi) defalarca geri çevirdiğini yakın zamanlarda hep beraber basından takip ettik. “Arama” kategorisinde Google karşısında sürekli kan kaybeden ve yatırımcılarını bir türlü memnun edemeyen Yahoo!, “geleneksel medya” kökenli CEO’su Terry Semel’i gönderip kurucusu Jerry Yang’ı icranın başına oturtsa da, özlediği eski günlerine sizce geri dönebilecek mi? Hiç sanmıyorum. Yahoo! markasının Microsoft’un derdine derman olamayacağı ayrı konu ama yine de Yahoo!’nun Microsoft’un önerdiği parayı -ki bence çok fazla-, bundan sonra daha çoook arayacağını düşünüyorum. Neyse, şimdilik bunun cevabını zamana bırakalım.
Geç kalanlara dair “yanlış zamanlama” hikayeleri hiç bitmez. Özetle; hiçbir çıkış stratejisi, sezgilerin eşlik ettiği “doğru zamanda” yapılmış realizasyondan daha değerli olamaz!
Fazla İleri Gitmeyin!
Sep 27, 2008 Doğru Zamanlama 7 Comments
1928 yılında ABD’de başkanlık seçimlerine adaylığını koyan Al Smith’in –kazanamadı- sevdiğim bir lafı var: “Grubun önüne çok fazla geçme ki, insanlar aralarında olduğunu bilsinler.” Bence ayağı yere basan, olay ve insanlardan kopmamayı öğütleyen çok bilgece bir tavsiye. Bu prensip politikada geçerliliğini hala koruduğu gibi; hiç kuşkusuz iş hayatı için de geçerli ve uymayanları bundan sonra da üzmeye devam edecek gibi görünüyor.
Elinizdeki doğru fikir, eğer zamanlamanız doğru değilse maalesef başarılı olamaz. Ya da parasal geri dönüş için sizi sabır küpü yapar. Üstelik dayanacak gücünüz olmazsa da, sizin açtığınız yoldan sonradan -ama vaktinde- girenler ödülü alır. Bu yüzden vizyon boyutunda belki üç beş adım önde olabilirsiniz ama (ki bence olmalısınız), uygulama boyutunda sadece bir adım önde olmakta fayda var. Yoksa anlaşılamayabilirsiniz. Takipçilerinizle aranızdaki bağlantı kopabilir. İşi ortaya koyduktan sonra zaten piyasa -eğer ilgisini çekebildiyseniz- sizin nereye ve hangi hızda gideceğinizi söyler. Yeni bir şeyler ortaya koyduğunuzda kullanıcıların hazmetmesi için doğru hızda gitmeye çalışın. Takip mesafesini koruyun. Sizin izleyicilerinizi götürmek istediğiniz hedef ile, onların şu anki durumu arasındaki boşluk, izleyicilerinizce anlaşılıp doldurulamıyorsa, çok ileri gittiniz demektir. Geri gelin. Sadece anlamlı boşluklar bırakın -ki izleyicileriniz bu boşlukları rahatlıkla doldurabilsin. Her zaman insanların sizi anlamasını beklemeyin. Siz onları anlayın.
Bu arada rakiplerinizi (“eğer rakip çıkarsa” demeyeceğim, işiniz doğruysa illa çıkacaktır) izlemeyi unutmayın. Onlarla da takip mesafenizi koruyun. Siz lider kaldıkça onların, kategorinizdeki pazar penetrasyonunu artırmak için bir nimet olduğunu unutmayın. Çünkü yeni kategorilerde bilinirlik yaratmak adına sergilenen her çaba -rakiplerinizce de yapılsa- değerli bir çabadır ve bu çabalar internette hep ölçekli liderin işine yarar. Özellikle internette kullanıcı açısından anlamlı değeri sunan kim ise, üründen haberdar olan ve kullanmak isteyenler, bu değeri sunana bir şekilde ulaşırlar (yani anlamlı değeri siz sunuyorsanız, merak etmeyin su yolunu bulur).

Bir ülkede hayata geçerek başarılı olan bir projenin, her ülkede başarılı olacağına dair de bir kaide yoktur. Mesela digg, delicious, stumbleupon gibi insanların favori şeyleri işaretleyip paylaştıkları “rating” veya “bookmarking” uygulamaları içeren projelere bakın. Bizde bu tip projeler, dışarıdaki ilgiyi görmez mesela –nedenini ben de bilemiyorum. Bu yüzden kültürel farkları iyi yakalamak ve çözümlemek gerekir. Ama bazı projeler için daha denemeden “olur” veya “olmaz” gibi yargılarda bulunmak da insanı yanıltabilir -hele internette.
Peki kendinize ve fikrinize objektif bakamadığınızı düşünelim. O halde size zamanlamanın doğru olduğunu kim söyleyecek? Güvenilir ve doğru kişilerden aldığınız geri bildirimler elbette önemlidir. En nihayetinde son noktayı da zaten piyasa koyar. Ama bence çoğu durumda denemeden görme şansınız biraz zor. O yüzden peşinen olumsuz karar vermeden önce, fırsatınız varsa test amaçlı deneyin derim.
Unutmamak gereken birşey daha: Nasıl ki fazla ileri gitmek bir zamanlama hatasıysa, artık köşebaşlarının tutulduğu, ölçekli bir liderin olduğu kategorilere sonradan girmek de bir zamanlama hatasıdır.
Hiçbir şey, doğru zamanda yapılmış doğru projelerden daha değerli olamaz!
Vizyonunuza Hazır mısınız?
Sep 26, 2008 Karakter Seti 10 Comments
Louis Pasteur bir defasında şöyle demişti: “Değişim, hazırlıklı zihinden yanadır. Ben hazırdım.” Bir vizyonunuz var ve onu gerçekleştirmek istiyorsanız, siz de hazır olmak zorundasınız. Çünkü gerçekten “hazır olan”, önüne çıkan fırsatı havada yakalamasını bilir. Bazen insanların “benim hiç şansım yok, kader bir kere yüzüme gülmedi” dediğini duyarız. Ben şuna inanırım: Şans ya da fırsatlar, illa ki her insanın hayatına ömründe birkaç kez çıkar. Kimi farkında bile olmaz, kimi ise değerlendiremez. Çünkü kişi, o şans ya da fırsata hazır değildir.
Sporda bir laf vardır, “No pain no gain” diye. Yani acı yoksa kazanç da yoktur; tekrar tekrar çalışma yoksa, kas da yoktur. Vizyonunuz kas yapmaksa, disiplinli çalışmazsanız olmaz.
Benzer şekilde iş vizyonunuz, dünya çapında bir internet projesi yapmaksa, yapanların nasıl yaptığını iyi çözümlemek gerekir. Yeni bir kategori –melez koyun- yaratma vizyonu olmadan başkalarının yaptığını yaparak pazar payı kapmaya çalışmak ile, çaplı bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını kavramak gerekir. Myspace ile Facebook arasındaki farka bakın. Biri “arkadaş bul”, diğeri “arkadaşını bul” kategorisinin lideri. Fark çok küçük değil mi? Sadece “ını” kadar. Ama sonuç çok büyük; yaklaşık 15 milyar dolarlık yeni bir firma –Facebook-. Peki neden bu farkı küçükmüş gibi görünse de, başkası göremedi? Demek ki kimse dikkatli bakmadı –Mark Zuckerberg’e malum olan ışık, bize olmadı. Belki tesadüftü. Ama Mark bu şansa hazırdı ve iyi değerlendirdi. Herkes istediğini yapamaz -doğru. Ama istek olmadan, tesadüfen veya şansa bağlı birşey de olmaz. Piyango bileti alan, önce istemiş sonra eyleme geçmiştir. Kazanma garantisi elbette yok -ama kazanmayı istemiş olsa da, bilet almayanın hiç şansı yok.
Amazon, Yahoo, Ebay, Google, Flickr, Youtube, Facebook… Çocuklar doğru birşeyler yapmak istediler. Ama eyleme de geçtiler. Ve istediklerini yapabilen, fırsatları değerlendirebilen şanslı zümreden oldular.
İstemekle birşey olmayabilir (garantisi yok), ama “istemeden” de hiçbir şey olmaz. Çünkü gerçekten isteyen, o isteği elde etmek için çabasını/hazırlığını ortaya koyar -eyleme geçer- ve ondan sonra “fırsatı” bekler -İslam inancına göre “tefekkür” eder. Fırsat belirdiğinde de sıçrayışını yapar. Gol atma vizyonuyla (istek) kale önünde olursan (hazırlık), top önüne geldiğinde çakma şansın olur. Kuşkusuz gol atmanın bir garantisi yok. Ama gol atmak istediği halde harekete geçmeyenden (kale önüne gelmeyenden) daha fazla şansın olduğu kesin.
Hayatta gelmek istediğiniz yere; yapmak istediğiniz işe hazır mısınız? Kendinizi düşlediğiniz yer için geliştiriyor musunuz? Yoksa sadece “olması için” bekliyor musunuz? Söyleyeyim: Hazır değilseniz, çok beklersiniz. Çünkü ya hiç olmayacaktır ya da olsa bile siz zaten değerlendiremeyeceksinizdir. Hadi abartmayalım; tesadüfen belki ilk işinizde başarılı olabilirsiniz. Ama unutmayın! “Neden başarılı olduğunu anlamayan, tesadüfen başarılı olmuş demektir.”
Nitekim Amazon, Yahoo, Ebay, AOL gibi internet girişimcileri, bence ilk işinde “tesadüfen başarılı” olmaya aday örneklerdir. Neden mi? Çünkü Amazon, internette başarılı olmanın, kategorisinde ilk ölçeklenen olmaktan geçtiğini anlamadığı için, hep ölçekli rakiplerinin işine sulandı (misal Ebay gibi açık artırma işine girdi). Ama acılı yoldan cezasını çekti. Aynı şekilde Yahoo, basit “ölçeklenme” prensibini anlayamadığı için bir çok kategoride cezasını çekti ve bazı işlerini tasfiye etti. Dikkat ettiyseniz Microsoft’u hiç saymadım bile. Çünkü interneti “anladığını” bile düşünmüyorum. Elindeki MSN ve Hotmail haricindeki internet projelerinin haline bakarsanız (özellikle “ben Microsoft’um” diyerek girdiği -ölçekleneni çoktan varolan- işlerine baktığınızda) ne demek istediğim daha net anlaşılır. Zaten internetin kalıntı ikonu Yahoo’yu satın almak için ısrarlı teklifleri, internet işini ne kadar anladığının ipuçlarını bize çok net veriyor.
Ben şahsen Ebay’i, diğerlerine nazaran daha başarılı bulurum. Çünkü Ebay, başlarda yaptığı hataları, sonradan yavaş yavaş görmeye başlayanlara en ideal örnektir. Şu an ölçeklenmiş kategorilere fazla girmemeye, girse de ölçekli lideri satın alarak girmeye (Paypal, Skype, StumbleUpon veya lokal açık artırma lideri olan rakipleri vb.) çalışmaktadır. Başta ilk girişimini tesadüfen tuttursa da, sonradan “neden” başarılı olduğunu çözümleyebilmiştir. Diğerleri de hastalıklarının ne olduğunu anlarsa, bence doğru vizyona çok rahat ulaşabilirler.
Oysa Türkiye’deki internet girişimcilerinin ilk girişiminde dahi olsa başarısız olmaya bence hiç lüksü yok. Çünkü çoğumuzun cephanesi zaten “tek sıkımlık”. Onu da “nokta atış” yapmak varken, havaya veya bacağa sıkmamak gerekir. Majör hata yapmamak için de; interneti, dinamiklerini, başarı faktörlerini iyi analiz etmek ve bu analizin işaret ettiği eksiklikleri hızla telafi edip, gerekli kişisel/organizasyonel gelişim ve becerileri biran önce tamamlamak şarttır.
Peki, vizyonu ve isteği olup da bir türlü harekete geçemeyen, maaşlı işinin rahatlık çemberini bir türlü kıramayan insanlar ne yapsın? Biraz cesaret. Aksi halde kafanız sürekli “ben düşünmüştüm, keşke yapsaydım”lardan kurtulamayacak. Bu kişilerin psikolojisini Sigmund Freud çok güzel özetler: Onlar için “Eyleme geçmektense acı çekmek daha kolaydır.”
Sözün özü; hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Anlayana…
Ağızdan Kulağa Yayılıma Çanak Tutmak
Sep 25, 2008 Doğru İş, Ölçeklenme Stratejileri 4 Comments
Bataklıkları bilirsiniz. Birçok organizmayı ve yaşam türünü içinde barındıran komplike ve zengin bir habitattır. Sivrisinekler de en çabuk bataklıklarda çoğalır. Kendileri insan ve memeli hayvanların kanıyla beslenirler. Birçok türü bulunmasına rağmen özellikle bir türü, sıtma mikrobu aşılayarak geçmişte birçok hayvan ve insanın ölümüne sebep olmuştur.
Sivrisinekleri (yayıcılar) ve taşıdıkları virüsleri (hikayeler) iş hayatıyla bağlantı kurmak için sanırım kullanabiliriz. Yeni bir kategoride doğru bir internet projesi hazırlıyorsanız, ilk amacınız projenizin hayata geçtiğinde birileri tarafından farkedilmesini sağlamak olacaktır. Peki bu farkındalığı hızlı bir şekilde nasıl yaratır ve işinizi “konuşturan iş” haline getirirsiniz? Tabii ki öncelikle “verimli bir bataklık” -yani ağızdan kulağa yayılıma çanak tutan bir ortam- oluşturarak. Mümkünse bu bataklığı arazinizin (ürününüzün, projenizin) tam göbeğine “en başta” yerleştirmenizi öneririm. Çünkü ürün ya da projeniz bir kere oluştuktan sonra bu eksikliğin farkına varmanız ve sonradan eklemlemeniz, size daha pahalıya malolacaktır.
Siz bir bataklık oluşturduğunuzda (doğru proje) otomatikman sivrisineklerin üremesine (hikaye yayıcılar) uygun bir ortam yaratmış olursunuz. Böylece sürekli kendiniz hikaye uydurmak ve yaymaya çalışmak zahmetinden de kurtulursunuz. Örneklerle destekleyecek olursak:
- Facebook‘un uygulama API’lerini tüm webmaster’lara açma cesareti göstermesi, bataklık oluşturmaya çok bariz bir örnektir. Artık dışarıdaki herkes sanki Facebook çalışanıymış gibi çeşit çeşit aplikasyon geliştirebilir. Zaten tutulan uygulamalar da (verimli sivrisinekler) Facebook’u ağızdan kulağa dolaştırır.
- Gittigidiyor‘un açık artırma sisteminin kendisi zaten ilginç müzayedeler için bir bataklık gibidir. “Kendisini satan santrofor” veya “Osmanlı tokadı” ya da “Tangasını satan Bilkent’li” vbg. ilginç sivrisinekler her zaman çıkar.
- Youtube‘da hergün yüzbinlerce video yükleyip bunları başkalarına forward’layan kişiler birer hikaye üreticisi ve yayıcısı sivri’lerdir.
- Secondlife‘ta sanal şube açan firmalar (Vestel, Reuters vs), bunu basında duyurarak Secondlife’ı da ücretsiz duyurmuş olurlar.
Hikayelerin hepsinin etkili olacağıyla ilgili elbette bir kaide olamaz. Zaten sivrisinekler de yemek için yiyecek -yani insan veya hayvan kanı- bulamadıkları zaman açlıktan ölürler. Eğer projeniz Youtube ise, her yüklenen video’nun onbinlerce kişi tarafından izlenmesini beklemeyin. Yüklenen tüm videoların belki de maksimum %1′i onbinlerce kez izlenmiştir. Özellikle çiftleşme öncesi emilen kan, dişi sivrisineklerde afrodizyak etkisi yapar ve sivrisinek sayısında patlama yaşanırmış. Facebook’ta kullanılma patlaması yaşayan uygulamalar, blogları sıklıkla takip edilen bloggerlar, Friendfeed‘de ilgiyle takip edilen insanlar veya Youtube’da izlenme rekorları kıran videolar da “içeriği ilgi çeken bileşenler” (afrodizyak etkisi yaratan kan’lar) oldukları için hemen etkisini gösterir ve hızla yayılarak kendilerinden bir hayli konuştururlar.
Bütün bunlar hikayeyi bizzat sizin üretmeniz yerine “hikaye üreten ve yayan sivrisineklere çanak tutan ortamlar üretmek”le alakalı. Zaten internette bütün hikaye “kulvarında ilk ölçeklenen olmak” üzerine kurulu. Konuşturan hikayelerin bütünleşik etkisi, sizi hızla bu hedefe üstelik en ucuz yoldan yaklaştıracaktır. Çünkü bataklığın verimlilik düzeyi, fanınız olan sivrisinekleri çoğaltacak ve sizi çok hızlı şekilde akıllara kazınan bir marka yapacaktır. Hatırlayın, çabucak markalaşan YouTube’dan sonra ortaya çıkan GoogleVideo bir varlık gösterebildi mi? Sonunda satın almak zorunda kaldılar (akıllı hareket).
Bir de bu sineklerin bir türü hastalık bulaştırırsa (misal, Youtube’da hükümetlerce tepki gören içerik) hemen bataklığı kurutma aksiyonları alınır. Siz de kendi projenizde herşeye hazırlıklı olun, duruşunuzu belirleyin ve önleminizi önceden alın.
Dikkat ettiyseniz bu yazıda, kendi hikayenizi, ağızdan kulağa yaymak için kuruluş öykünüzü, ortaklarınızın geçmişini, bir apartman şirketi olarak ne zorluklar çektiğinizi, firmanızın çevreye ne kadar duyarlı olduğunu ya da ürününüze neden albenili bir broşür yaptığınızı ortalıkta (forumlar, bloglar, gazeteler vs) anlatmanızdan bahsetmiyorum. Bunları zaten herkes yapmaya çalışıyor. Siz de yapın.
Özetle, hem hızlı büyümek hem de reklam/pazarlama maliyetlerini düşürmek (belki de sıfırlamak) için önceliğiniz, hikaye üretmekten çok, hikayenin üreyeceği ortamı yaratmak olsun. Gerisini sivrisineklere bırakın…
“Melez Koyun” Yaratmak
Sep 23, 2008 Uncategorized 11 Comments
Seth Godin’in pazarlama dünyasına kazandırdığı “Mor İnek” kavramını çoğumuz bilir. Espri çok açıktır: Normal “kahverengi” inekler gibi artık sadece “farkındalık yaratmak” yetmiyor. Reklama yatırım yapmadan önce, ürüne yatırım yaparsan ve bu farklılık “konuşturan farklılık” olursa; tüketicilerin dikkatini çekmiş olursun. Hatta kitabında Mor İnek ürünlerine verdiği örnekler arasında Starbucks, JetBlue, MP3, Yeni Beetle, Linux gibi ağırlıklı olarak geleneksel ekonomi firmalarını görürüz. Rakipler aynı sektörde bile olsa, kattıkları farklılık, diğerlerinden dikkat çeken oranda ayrıldığında inek morlaşıyordu. Nitekim Starbucks, kendi sektöründe kahve içimine yüklenen anlamı yeniden konumlandırdığında; Linux, özgür ve açık kaynak sistemi ile ciddi taraftar topladığında; hatta Virgin Airlines, havayolu sektöründe yolculara güleryüz gösterdiğinde bile kendinden konuşturuyordu.
Bunlar hala geçerli. Ama tek farkla: Geleneksel ekonomilere ait işlerde geçerli -internette değil. Çünkü internet dünyasında, geleneksel ekonomide olduğu gibi, aynı kategoride rekabet ettiğiniz rakiplerinize karşı, ürününüzü sadece mora boyamakla kurtaramazsınız. Aynı zamanda rekabetin bol olduğu kategorilerin dışına çıkıp, yepyeni bir kategori –ya da alt kategori- yaratmalısınız. İşte bu “yeni kategori yaratmak” olgusuna akılda kalması için “Melez Koyun” etiketi yapıştırabiliriz. İnternette rakiplerinizle aynı kategoriye, küçük-orta-büyük farklılıklar katarak girmeniz -girseniz de ayakta kalabilmeniz- çok zor. Gmail’e bakın. Bana göre verdiği eposta hizmeti, Yahoo!Mail veya Hotmail’den çok daha kullanışlı. Ama bir mor inek olarak pazar payına bakarsanız 4 senedir ancak %10’lu oranlara gelebildiğini –o da yavaş yavaş- görürsünüz (Google, eposta hizmetinden başta arzuladığı reklam gelirlerini elde edebiliyor mu, o da ayrı konu). Eposta hizmeti gibi artık giriş bariyerinin yüksek olduğu kategorilerde, yaratacağınız farklılık sadece “büyük” değil; “çok çok çok büyük” olmalı ki, dikkati çekip yeterli oranda büyüyebilesiniz -hatta ölçeklenebilesiniz. Aksi halde Google bile olsanız “Melez Koyun” yaratmadan ürününüz hakkında yeteri kadar konuşturmanız ve üye kazanmanız zor, yani yolunuz acılı.
İnternet işlerinde “doğru iş üstünde olmak” için sadece ihtiyacı görmek değil, çoğu durumda “ihtiyacı/isteği yaratan” olmak gerekiyor. Yani hedefteki kitlenin farkında olmadığı ihtiyaçlarını gideren yeni boşluklar görmek (Melez Koyun) ve onlara bu ihtiyaçları farkettirmek gerekiyor. LinkedIn, Friendfeed, Youtube, Facebook, Secondlife, Google gibi şirketler boşlukları veya ihtiyacı görmeye ve bu ihtiyacı çözen bir “Melez Koyun” olmaya en iyi örnekler. Kimsenin durup dururken “mahalle/okul arkadaşımı bir yerlerden bulayım” diyerek dolaştığını Facebook’tan önce duydunuz mu? Veya bazılarımızın kendini goog’lama hastalığı Google’dan önce var mıydı? Ya da bazı insanların sanal bir karakter –avatar- yaratıp Secondlife dünyasında kendini temsil etme isteği daha öncesinde hiç olmuş muydu?
Çok basit ihtiyaçları karşılıyorlar gibi görünüyorlar değil mi? Kesinlikle doğru. Birer Melez Koyun olarak odaklandıkları ihtiyacı hakkıyla karşılamaya çalışıyorlar. Zaten o yüzden internette herkesin herşeyi olma devri geçiyor. Son örneklerinden biri Yahoo idi. Sitesine girdiğinizde, her şeye hatta herkese çözüm bulmaya çalıştıklarını görürsünüz. Neye odaklandıklarını anlamakta zorlanırsınız. O yüzden içinde olduğu kategoriye de mecburen “genel portaller” kategorisi denir. Ama bundan 8-10 sene önce 100 milyar dolar civarlarında olan borsa değerinin artık 25 milyarlara düştüğünü de görebilirsiniz. Bakış açısı “Amaçları farklı olan çeşitli servisler yaratayım -veya satın alayım-, nasıl olsa elde trafik de var, bu servisler arasında bi de sinerji yaptım mı, patlatırım evelallah!” olunca odaklanamama sorunu hemen suyun üzerine çıkar. Ama kazın ayağının nasıl olduğunun anlaşılması maalesef biraz zaman geçtikten sonra anlaşılır.
Melez Koyun olmak için, pazarda bilinmeyen ya da henüz keşfedilmemiş ihtiyaçların var olduğuna inanmak –en önemlisi bu, “inanmak”- ve daha sonra bu boşlukları görerek, doğru bileşkeyi bir simyacı gibi oluşturmak gerekiyor. Bunların hepsi “düşünce” düzeyinde yapılan şeyler ama sadece “düşünmek” elbette sizi istenen sonuca götürmeye yeterli olmaz. Çünkü başarının %50’si doğru vizyon ise kalan %50’si de doğru uygulamadır. Dolayısıyla başarıya ulaşmak için gerekirse rüzgar olmadan küreklerle denize açılma cesaretini de göstermeniz gerekir. Siz bir kere açıldınız mı, uygun rüzgar sizi bir şekilde bulur –eğer projeniz doğruysa. Zira denize açılma cesareti göstermeden şansın sizi gelip bir şekilde bulma ihtimaline yatırım yapıyorsanız, unutun! Artık inşaatta türkü söylerken keşfedilmeyi bekleme devri geçti.
Melez Koyun olarak bir kere denize açıldıktan sonra uygun rüzgarı yakaladığınız anda –kullanıcı ilgisi- yelkenin açısını gideceğiniz noktaya göre ayarlamak –öncelikleri doğru yönetmek- ve odağı bozmamak size düşüyor. Yani bundan sonra iş, “doğru uygulamaya” -execution- kalıyor. Ortada sizin yarattığınız kategoride yeterli kitle (critical mass) olduğu anlaşıldığında –yani rüzgar çıktığı an- denize açılacak çok rakip çıkar. Ama merak etmeyin riskleri göze alıp erken kalkan Melez Koyun’lar yollarını alır ve arkadakilerle aradaki mesafeyi açarlar. Erken kalkan -rüzgar geldiğinde diğerleri sıfırdan ivmelenirken- rüzgarı arkasına daha yüksek bir hızdayken aldığı için, çok daha kısa zamanda ölçeklenir.
Piyasaya ihtiyacının ne olduğunu bildirmek, hizmeti yoldayken ince ayarlarla kusursuz hale getirmek, başlangıçta henüz rakip olmayan ortamda hizmeti tanıtırken tek tabanca hareket etmek; elbette bazı durumlarda sıkıntı ve acıyı göğüslemeyi –yani küreklere asılmayı- gerektirebilir. Bunun sığ kıyıdan açılırken hareket etmek için kayığı ittirmek ve ivmelenen kayığa atladıktan sonra küreklere asılmaktan pek farkı yoktur. Herkesin gittiği yoldan çıkıp yeni bir Melez Koyun yaratarak hedefe ulaşmanın anahtarı, -denizin ortasında yorgun düşüp kalmamak için- inanç devamlılığı (vizyona bağlılık), nefes (sermaye) ve gayrettir (execution)…


