Masaya Yumruğu Okkalı Vurmak

Rakipler varken pazara sonradan konsept değiştirerek veya klonlayarak girmenin her zaman da problem olmadığını daha önce yazmıştım. Zira hep “ilk” olmak gerekmediğini, gelir modeli ispatlanmış kategorilerde “doğru ilk” olmak amacıyla da yola çıkılabileceğini sürekli belirtirim. Sonuçta TechoPlus A.Ş olarak bizde, kafamızda bir sürü “ilk” olabilme potansiyeline sahip proje varken; kriz ortamında yola çıktığımız ve hızlı bir şekilde para kazanma ihtiyacına odaklandığımız için Web 1.0 mantığında bir e-ticaret projesiyle  (bonnyfood.com) yola çıkmak durumunda kaldık.

“Doğru ilk” olabilmenin gerek şartlarından en önemlisi o kategoride “ilk” veya “doğru ilk” olan bir örneğin bulunmamasıdır. Bunun faydası o kategoriye girip hızla markalaşmanın maliyetinin görece çok düşük olmasıdır. Hep belirttiğim gibi, giriş bariyeri çok fazla yükselmiş bir alana adım attığınızda ortada gerçekten markalaşmış bir lider var demektir –ki bunun da en basit ölçüsü o kategoriyle ilgilenenlere bir soru sorduğunuzda baskın bir şekilde akla ilk bu markanın gelmesidir. Dolayısıyla bu markanın üstüne çıkabilmenin ciddi maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Üstelik pazara sonradan girip markalaşabilmenin sadece parayla olmadığı –yanında ciddi zaman ve emek maliyeti de olduğu- da düşünüldüğünde hiçbir zaman “doğru ilk” olamama ve yarı yolda pes ederek kaybetme riski de var. Zira rakibinizi küçümsemeyin, liderin uyuyacağını kim söyledi?

Bizim Bonnyfood deneyimimizde ise, yukarıda söylediklerimden farklı olarak, ortaya koyduğumuz yeni ve farklı ürün gruplarının, rakipleri hızlı yakalama ve öne geçme konusunda bizim motoru hızlandırdığı gerçeğini yadsımamak gerekiyor. Sonuçta hep beraber, birilerine çiçek, pasta veya hediye almak isteyen benzer sosyo ekonomik statüdeki hedef kitleye hitap ediyoruz. Ama biz sadece rakiplerin yaptığı gibi “meyve çiçekleri” yapmak yerine –ki orada da farklı el işlemeli çilekler vb. ile farklılığımızı ortaya koyduk- yeni ürün grupları geliştirerek yeni bir kategori oluşturduk (sebze çiçekleri, kurabiye çiçekleri, kek çiçekleri ve son olarak da çikolata çiçekleri gibi) ve “yenebilir çiçek” konseptini sadece meyve çiçekleri olmaktan çıkarıp “Lezzet Çiçekleri” haline getirererek yeni bir kategori yaratmış olduk. Sonuçta bu kategoride bizim açımızdan pazara adım atma maliyeti yüksek olsa da, ürün gruplarımız birbirini çok iyi tamamladığı ve operasyonel maliyetlerde sinerji yarattığı için de “sadece meyve çiçeklerine odaklanmak daha iyidir” mantalitesi geçerliliğini yitirmiş oldu.

Sadede gelecek olursam; , sadece potansiyeli olan ve Üsküdar’ı henüz geçmemiş bir markalaşmış lideri bulunan kategoride farklılık yaratarak da olsa sonradan girip beklemekte değil. Bu çok yavaş gelişen bir süreç -Üsküdar yoluna atla değil kağnıyla çıkmak gibi birşey- olurdu. Madem potansiyel var ve bu potansiyel kendini camdan gösterdi; o zaman onun arkasından gitmekte yani kaçan işi kovalamakta fayda var. Kısaca biz işimizde, bilinirlik yaratmaya dönük sert hacimlerde reklam ve PR kampanyalarıyla hızlı hareket etme gerekliliğini yerine getirdik. Bunu yaparken de AR-GE anlamında çok fazla yeni ürün geliştirip siteye koyduk. Hatta çalışmayan ürünleri çöpe atıp yeni yeni bir sürü başka ürün geliştirdik. Sonuçta henüz Üsküdar’ı geçmemiş bile olsak, hayli mesafe katettik diyebilirim.

Demem o ki, yukarıdaki şartları sağlayan bir kategoride, aynı hedef kitleye seslenen rakiplerin oturup eğleştiği –dolayısıyla kendi çaplarında bir gelirin tadını çıkardığı- bir ortamda siz masaya yumruğunuzu öyle bir sert vurursunuz ki, yerlerinden şöyle bir 35-40 cm. havaya sıçrayıp tekrar sandalyelerine düşerler –belki de bazısı yere düşer. Ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Bu durumlarda kategorinin eski liderleri çeşitli sebeplerle ya bir atalete düşerler –ya ne olduğunu anlayacak vizyonları yoktur, ya nefesleri yeterli değildir, ya da rahatlık çemberleri harekete geçmelerine engeldir- ya da tam tersine neler olduğunu doğru çözümleyip harekete geçerek liderliklerini kaybetmemeye veya pekiştirmeye çalışırlar. Artık olay kimin daha doğru stratejilerle hareket ettiğine ve ne kadar nefesi (maddi açıdan dayanacak gücü) olduğuna bağlı hale gelir.

Bunları neden anlatıyorum? Sadece laf kalabalığı yapmanın bizim gibi eylem adamlarını kesmediğini, lafların çoğu zaman havada kaldığını, yere değmesi için bunu aynı zamanda icraatla da desteklemek gerektiğini hep söylerim. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum ama şu sözün de hep kafamda özel bir yeri vardır: “Akıllı adamlar, kendi deneyimlerinden ders alır. Bilge adamlar başkalarının deneyimlerinden de ders alır.” Dolayısıyla sadece bir işi doğru yapmak değil, bu yöntemleri diğer yapmak isteyenlerle de paylaşmak ve onların da hata yapmasını engellemede ufakta olsa tuzumuzun olması, ulvi görevlerimden biri olagelmiştir.

Başkaları da başka kategorilerde yeni bir girişime başlarken buna benzer deneyimleri göz önünde bulundurarak adımlarını atar ve minimum hatayla atı alıp Üsküdar’ı geçerse ülkenin zaten sınırlı olan kaynakları gereksiz yere heba olmamış olur. Ne mutlu bize.

Yeni Girişim Geliyor…

Şöyle bir baktım da, kaşla göz arasında 32 gün geçmiş ve ben hala bloga herhangi bir yazı ekleyememişim. Hoş, bir önceki yazıyla da arada 28 gün var. Elbette boşlamaktan veya ihmal ettiğimden değil. TechoPlus A.Ş. bünyesindeki ilk girişimimizi hayata geçirmek için yoğun -ama bir o kadar keyifli- bir tempo içerisindeyiz ve bu yüzden ciddi bir vakit problemi yaşıyoruz. Girişimin tam da kriz ortamına denk gelmesi elbette negatif gözükse de biz bir o kadar pozitif düşünce dünyasındayız. Bunun da elbette birçok gerekçesi var. Ama özellikle bu blogda teori tarafında “girişime inanç” veya “doğru zamanlama” ile ilgili ahkam kesmek ile “kendi girişimimde doğru zamanlama da bulunabilmiş miyim” konusunu bilfiil test etme imkanını bizzat kendim bulmuş olacağım.

Sonuçta e-ticaret yapıyor olmaktan dolayı online bacağı da olan bir girişim gibi dursa da, aslında tedarik tarafında gerçek hayat yani “offline” bacağı bir hayli yüksek olan bir girişim olacak. Bu hafta içinde e-ticaret sitesini yayınlamaya başlıyor olacağız.

Gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğim. Allah utandırmasın.

Fazla İleri Gitmeyin!

1928 yılında ABD’de başkanlık seçimlerine adaylığını koyan Al Smith’in –kazanamadı- sevdiğim bir lafı var: “Grubun önüne çok fazla geçme ki, insanlar aralarında olduğunu bilsinler.” Bence ayağı yere basan, olay ve insanlardan kopmamayı öğütleyen çok bilgece bir tavsiye. Bu prensip politikada geçerliliğini hala koruduğu gibi; hiç kuşkusuz iş hayatı için de geçerli ve uymayanları bundan sonra da üzmeye devam edecek gibi görünüyor.  

Elinizdeki doğru fikir, eğer zamanlamanız doğru değilse maalesef başarılı olamaz. Ya da parasal geri dönüş için sizi sabır küpü yapar. Üstelik dayanacak gücünüz olmazsa da, sizin açtığınız yoldan sonradan -ama vaktinde- girenler ödülü alır. Bu yüzden vizyon boyutunda belki üç beş adım önde olabilirsiniz ama (ki bence olmalısınız), uygulama boyutunda sadece bir adım önde olmakta fayda var. Yoksa anlaşılamayabilirsiniz. Takipçilerinizle aranızdaki bağlantı kopabilir. İşi ortaya koyduktan sonra zaten piyasa -eğer ilgisini çekebildiyseniz- sizin nereye ve hangi hızda gideceğinizi söyler. Yeni bir şeyler ortaya koyduğunuzda kullanıcıların hazmetmesi için doğru hızda gitmeye çalışın. Takip mesafesini koruyun. Sizin izleyicilerinizi götürmek istediğiniz hedef ile, onların şu anki durumu arasındaki boşluk, izleyicilerinizce anlaşılıp doldurulamıyorsa, çok ileri gittiniz demektir. Geri gelin. Sadece anlamlı boşluklar bırakın -ki izleyicileriniz bu boşlukları rahatlıkla doldurabilsin. Her zaman insanların sizi anlamasını beklemeyin. Siz onları anlayın.

Bu arada rakiplerinizi (“eğer rakip çıkarsa” demeyeceğim, işiniz doğruysa illa çıkacaktır) izlemeyi unutmayın. Onlarla da takip mesafenizi koruyun. Siz lider kaldıkça onların, kategorinizdeki pazar penetrasyonunu artırmak için bir nimet olduğunu unutmayın. Çünkü yeni kategorilerde bilinirlik yaratmak adına sergilenen her çaba -rakiplerinizce de yapılsa- değerli bir çabadır ve bu çabalar internette hep ölçekli liderin işine yarar. Özellikle internette kullanıcı açısından anlamlı değeri sunan kim ise, üründen haberdar olan ve kullanmak isteyenler, bu değeri sunana bir şekilde ulaşırlar (yani anlamlı değeri siz sunuyorsanız, merak etmeyin su yolunu bulur).    

Bir ülkede hayata geçerek başarılı olan bir projenin, her ülkede başarılı olacağına dair de bir kaide yoktur. Mesela digg, delicious, stumbleupon gibi insanların favori şeyleri işaretleyip paylaştıkları “rating” veya “bookmarking” uygulamaları içeren projelere bakın. Bizde bu tip projeler, dışarıdaki ilgiyi görmez mesela –nedenini ben de bilemiyorum. Bu yüzden kültürel farkları iyi yakalamak ve çözümlemek gerekir. Ama bazı projeler için daha denemeden “olur” veya “olmaz” gibi yargılarda bulunmak da insanı yanıltabilir -hele internette.

Peki kendinize ve fikrinize objektif bakamadığınızı düşünelim. O halde size zamanlamanın doğru olduğunu kim söyleyecek? Güvenilir ve doğru kişilerden aldığınız geri bildirimler elbette önemlidir. En nihayetinde son noktayı da zaten piyasa koyar. Ama bence çoğu durumda denemeden görme şansınız biraz zor. O yüzden peşinen olumsuz karar vermeden önce, fırsatınız varsa test amaçlı deneyin derim.

Unutmamak gereken birşey daha: Nasıl ki fazla ileri gitmek bir zamanlama hatasıysa, artık köşebaşlarının tutulduğu, ölçekli bir liderin olduğu kategorilere sonradan girmek de bir zamanlama hatasıdır.  

Hiçbir şey, doğru zamanda yapılmış doğru projelerden daha değerli olamaz!