Masaya Yumruğu Okkalı Vurmak
Jul 28, 2009 Execution
Rakipler varken pazara sonradan konsept değiştirerek veya klonlayarak girmenin her zaman da problem olmadığını daha önce yazmıştım. Zira hep “ilk” olmak gerekmediğini, gelir modeli ispatlanmış kategorilerde “doğru ilk” olmak amacıyla da yola çıkılabileceğini sürekli belirtirim. Sonuçta TechoPlus A.Ş olarak bizde, kafamızda bir sürü “ilk” olabilme potansiyeline sahip proje varken; kriz ortamında yola çıktığımız ve hızlı bir şekilde para kazanma ihtiyacına odaklandığımız için Web 1.0 mantığında bir e-ticaret projesiyle (bonnyfood.com) yola çıkmak durumunda kaldık.
“Doğru ilk” olabilmenin gerek şartlarından en önemlisi o kategoride “ilk” veya “doğru ilk” olan bir örneğin bulunmamasıdır. Bunun faydası o kategoriye girip hızla markalaşmanın maliyetinin görece çok düşük olmasıdır. Hep belirttiğim gibi, giriş bariyeri çok fazla yükselmiş bir alana adım attığınızda ortada gerçekten markalaşmış bir lider var demektir –ki bunun da en basit ölçüsü o kategoriyle ilgilenenlere bir soru sorduğunuzda baskın bir şekilde akla ilk bu markanın gelmesidir. Dolayısıyla bu markanın üstüne çıkabilmenin ciddi maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Üstelik pazara sonradan girip markalaşabilmenin sadece parayla olmadığı –yanında ciddi zaman ve emek maliyeti de olduğu- da düşünüldüğünde hiçbir zaman “doğru ilk” olamama ve yarı yolda pes ederek kaybetme riski de var. Zira rakibinizi küçümsemeyin, liderin uyuyacağını kim söyledi?
Bizim Bonnyfood deneyimimizde ise, yukarıda söylediklerimden farklı olarak, ortaya koyduğumuz yeni ve farklı ürün gruplarının, rakipleri hızlı yakalama ve öne geçme konusunda bizim motoru hızlandırdığı gerçeğini yadsımamak gerekiyor. Sonuçta hep beraber, birilerine çiçek, pasta veya hediye almak isteyen benzer sosyo ekonomik statüdeki hedef kitleye hitap ediyoruz. Ama biz sadece rakiplerin yaptığı gibi “meyve çiçekleri” yapmak yerine –ki orada da farklı el işlemeli çilekler vb. ile farklılığımızı ortaya koyduk- yeni ürün grupları geliştirerek yeni bir kategori oluşturduk (sebze çiçekleri, kurabiye çiçekleri, kek çiçekleri ve son olarak da çikolata çiçekleri gibi) ve “yenebilir çiçek” konseptini sadece meyve çiçekleri olmaktan çıkarıp “Lezzet Çiçekleri” haline getirererek yeni bir kategori yaratmış olduk. Sonuçta bu kategoride bizim açımızdan pazara adım atma maliyeti yüksek olsa da, ürün gruplarımız birbirini çok iyi tamamladığı ve operasyonel maliyetlerde sinerji yarattığı için de “sadece meyve çiçeklerine odaklanmak daha iyidir” mantalitesi geçerliliğini yitirmiş oldu.
Sadede gelecek olursam; iş, sadece potansiyeli olan ve Üsküdar’ı henüz geçmemiş bir markalaşmış lideri bulunan kategoride farklılık yaratarak da olsa sonradan girip beklemekte değil. Bu çok yavaş gelişen bir süreç -Üsküdar yoluna atla değil kağnıyla çıkmak gibi birşey- olurdu. Madem potansiyel var ve bu potansiyel kendini camdan gösterdi; o zaman onun arkasından gitmekte yani kaçan işi kovalamakta fayda var. Kısaca biz işimizde, bilinirlik yaratmaya dönük sert hacimlerde reklam ve PR kampanyalarıyla hızlı hareket etme gerekliliğini yerine getirdik. Bunu yaparken de AR-GE anlamında çok fazla yeni ürün geliştirip siteye koyduk. Hatta çalışmayan ürünleri çöpe atıp yeni yeni bir sürü başka ürün geliştirdik. Sonuçta henüz Üsküdar’ı geçmemiş bile olsak, hayli mesafe katettik diyebilirim.
Demem o ki, yukarıdaki şartları sağlayan bir kategoride, aynı hedef kitleye seslenen rakiplerin oturup eğleştiği –dolayısıyla kendi çaplarında bir gelirin tadını çıkardığı- bir ortamda siz masaya yumruğunuzu öyle bir sert vurursunuz ki, yerlerinden şöyle bir 35-40 cm. havaya sıçrayıp tekrar sandalyelerine düşerler –belki de bazısı yere düşer. Ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Bu durumlarda kategorinin eski liderleri çeşitli sebeplerle ya bir atalete düşerler –ya ne olduğunu anlayacak vizyonları yoktur, ya nefesleri yeterli değildir, ya da rahatlık çemberleri harekete geçmelerine engeldir- ya da tam tersine neler olduğunu doğru çözümleyip harekete geçerek liderliklerini kaybetmemeye veya pekiştirmeye çalışırlar. Artık olay kimin daha doğru stratejilerle hareket ettiğine ve ne kadar nefesi (maddi açıdan dayanacak gücü) olduğuna bağlı hale gelir.
Bunları neden anlatıyorum? Sadece laf kalabalığı yapmanın bizim gibi eylem adamlarını kesmediğini, lafların çoğu zaman havada kaldığını, yere değmesi için bunu aynı zamanda icraatla da desteklemek gerektiğini hep söylerim. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum ama şu sözün de hep kafamda özel bir yeri vardır: “Akıllı adamlar, kendi deneyimlerinden ders alır. Bilge adamlar başkalarının deneyimlerinden de ders alır.” Dolayısıyla sadece bir işi doğru yapmak değil, bu yöntemleri diğer yapmak isteyenlerle de paylaşmak ve onların da hata yapmasını engellemede ufakta olsa tuzumuzun olması, ulvi görevlerimden biri olagelmiştir.
Başkaları da başka kategorilerde yeni bir girişime başlarken buna benzer deneyimleri göz önünde bulundurarak adımlarını atar ve minimum hatayla atı alıp Üsküdar’ı geçerse ülkenin zaten sınırlı olan kaynakları gereksiz yere heba olmamış olur. Ne mutlu bize.
Tags: Doğru Çeviklik, Doğru Uygulama, Doğru Zamanlama, Execution
Yeni Girişim Geliyor…
Dec 16, 2008 Execution
Şöyle bir baktım da, kaşla göz arasında 32 gün geçmiş ve ben hala bloga herhangi bir yazı ekleyememişim. Hoş, bir önceki yazıyla da arada 28 gün var. Elbette boşlamaktan veya ihmal ettiğimden değil. TechoPlus A.Ş. bünyesindeki ilk girişimimizi hayata geçirmek için yoğun -ama bir o kadar keyifli- bir tempo içerisindeyiz ve bu yüzden ciddi bir vakit problemi yaşıyoruz. Girişimin tam da kriz ortamına denk gelmesi elbette negatif gözükse de biz bir o kadar pozitif düşünce dünyasındayız. Bunun da elbette birçok gerekçesi var. Ama özellikle bu blogda teori tarafında “girişime inanç” veya “doğru zamanlama” ile ilgili ahkam kesmek ile “kendi girişimimde doğru zamanlama da bulunabilmiş miyim” konusunu bilfiil test etme imkanını bizzat kendim bulmuş olacağım.
Sonuçta e-ticaret yapıyor olmaktan dolayı online bacağı da olan bir girişim gibi dursa da, aslında tedarik tarafında gerçek hayat yani “offline” bacağı bir hayli yüksek olan bir girişim olacak. Bu hafta içinde e-ticaret sitesini yayınlamaya başlıyor olacağız.
Gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğim. Allah utandırmasın.
Tags: Doğru Zamanlama, Execution
İş Sahiplendirebilme Sanatı
Nov 14, 2008 Organizasyon
Herkese iş yaptırabilirsiniz. Yapanlar zaten ya severek ya da sevmeyerek yapacaklardır. Oysa bir koyundan sürekli üç post çıkarabilmek için unutulmaması gereken, çalışanların sadece bedenine değil, aynı zamanda ruhuna da sahip olabilmektir. Bu yüzden sadece işi yaptırabilmeniz, işi sahiplendirebilmeniz anlamına gelmez. Ama eğer işi sahiplendirebilirseniz, zaten işler hakkıyla yapılacaktır.
İnternet dünyasında işi sahiplendirmek istiyorsanız, çalışanın hakkını vermelisiniz. Söylemim “bu hak illa maaş ile verilir” anlamında değil. Çalışanın müesseseye kattığı değere göre -hisse, hisse opsiyonu, prim, ekstra maaş artışı, terfi, takdir gibi- çeşitli havuç ve motivasyon yöntemlerinden anlamlı bir bileşke oluşturmaktan bahsediyorum. Sanki “karşılığını görmeden niye vereyim?” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklısınız -almadan vermek herkese mahsus değil. Bu durumda elde kalan tek seçenek, samimiyetinizi göstererek güven yaratmak olabilir -yani hemen vermeseniz de vaat edersiniz. Eğer daha önce verdiğiniz vaatleri yerine getirdiğiniz ortadaysa zaten sorun olmayacaktır. Ama vaatlerde bulunurken de net olmakta fayda var. Yani “şunu yaparsan veya şu sonucu üretirsen şunu alırsın” diye somutlayarak belirsizliğe yer bırakmamak önemli. Aksi halde sözler havada kalır ve istediğiniz sonucu –ya da sonuç üreten motivasyonu- almakta zorlanabilirsiniz.
Verirken veya vaat ederken de tarzınız çok önemli. Çünkü “bak ben veriyorum, bahşediyorum” gibi tarzlar ters tepebilir, incitebilir. Alan zaten hakederse –o da vakti geldiğinde- alacak. Haketmesi demek sizi istediğiniz yere ulaştırması demek olacağına göre, hakedene bahşedilmez. Nasıl ki hakeden ilerde “ben sana bu zenginliği bahşediyorum, benim sayemde bu kadar zengin oldun” demeyecekse, siz de demeyin. Çünkü şık durmaz ve sahiplendirmez -bilakis uzaklaştırır.
Çalışan “benim işim” diyorsa, bahsederken “kendi işi” gibi bahsediyorsa, artık sekreter veya muhasebeci bile inovatif fikirlerle gelir. İşte inovasyonun ve değişimci kültürün kana karıştığı yer burasıdır. Kurumda herkes inovasyonu solur. Operasyoncu bile yeni bir pazarlama kampanyası önerir. Kimse “benim işim değil” diye yaklaşmaz, kendi kabuğuna çekilmez. Fikir üretmek, açık kapatmak, kampanya kurgulamak, yeni bağlantılar görmek, problemleri çözmek, bugünün işini dünden tamamlamak… Bunlar artık kurumdaki herkesin misyonu haline gelir.
İşi sahiplendirmek için hatalara da başka yaklaşmalıyız. Hata olur, hep olur -olsun zaten. Öğrenelim. Ders alalım. Aynı hataları sürekli tekrarlamadıkça affedelim ki, insanlar yeni birşeyler yapmaktan, üretmekten ve geliştirmekten korkmasın. “Acaba saçma mı olur?” diye görüş söylemekten bile korkmasın. Hatta herkes hatalarla dalga geçmesini bilsin ki, ortam daha toleranslı hale gelsin.
Peki iş sahiplendiren kültürlerde vaktimizin çok önemli kısmı nerede geçer? İş ortamında. Hem de diğer şirketlerden daha fazla. O zaman iş ortamı da eğlenceli olmalı. İnsanlar genelde çok çalışmayı sevmezler. Sevdikleri şeyleri yapmaktan hazzederler. İşi ve iş ortamını keyif alınan ve eğlenilen hale getirebilirseniz; siz kazanırsınız. Çünkü sevilen iş yoğun da olsa, stresli de olsa insanlar eğlenirse haz duyar, tatmin olur. Kimse “Çok çalışıyorum” diye hayıflanmaz. Başkasına değil, kendine çalıştığını bilir. İşte o zaman bir koyundan üç post çıkar.
İşi sahiplenen insan “boşluk” arar. Bulamazsa yaratır. Yeni fikirler üretir, eksikleri söyler; problemi, yanında çözümüyle beraber getirir. Hatta ekip içindeki diğer çalışanlarla veya şirket dışındaki firmalarla yeni işbirlikleri üretir. Sinerji kaldıracı en iyi işini sahiplenen kişiler sayesinde çalışır. Sizin dış çevreniz herşeye yetmeyebilir. Ama tüm ekibin bütünleşik dış çevresi, aklınızda bile olmayan hiç ummadığınız verimli işbirliklerine kapı açar.
Nasıl ki, kaybeden takımın kazanan oyuncusu olmazsa; işi sahiplendirmenin tam hakkını vererek kazanan şirketlerde de takdir veya övgüyü sadece bir kişi almaz. “Birimiz hepimiz; hepimiz birimiz için” düsturuyla çorbada tuzu olan herkes alır. Ama üstün başarı gösteren, bariz sivrileni ayrıca takdir etmeli ki diğerlerine de örnek olsun. Onlarda onun gibi olsun, fark yaratsın -ya da en azından fark yaratmak için çabalasın.
Maaşından %20 veya %30 fazla verdiler diye emek verdiği şirketini yani sizi değiştirmeyen, işini sahiplenen çalışanlarınızı kriz var diye maliyet azaltmak için sakın göndermeyin. Maaşları azaltın veya başka çözüm bulun. Nasıl ki iyi gününde o sizi terketmediyse; kötü günde sahiplenme sırasının sizde olduğunu unutmayın. Sonra çok ararsınız.
Her şeyi yaptınız. Ama bir kişi var ki her koşulda “sahiplenme direnci” var. Siz söylemeden yapmıyor, mesai bitimi yaklaşırken saatine bakıyor, kontrol etmediğinizde yatıyor. Affetmeyin, “git dışarıda yat” deyin.
Tags: Doğru İnsan, Execution


